Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

BÜYÜK BİR GÜVEN KAYBI VAR?!

Evet sevgili okurlar..!

Gerçekten manzara ortada…

Görüntü hiç de iyi değil..

Siyasi hava, hayli bunaltıcı...

Diyorlar ya “Kurt dumanlı ve sisli havayı sever...”

İşte bu vecizeli sözle yola çıkarsak Türkiye gerçekten, farklı bir sürece girmiştir...

 İstanbul Büyükşehir Belediyesinin seçiminde sayın Ekrem İmamoğlu’nun almış olduğu oy potansiyeli “bir rekor” mahiyetindedir...

Yani rakibine büyük bir fark atmıştır...

806 bin oy farkı, dile kolay az öz bir şey değildir.

AK Parti gerçekten “seçim sonucunu” çok derinden derine düşünmesi lazım.

17 yıldan beri AK Parti’ye oy veren seçmenler çok büyük ümitle, güvenle, sevgiyle yola çıkmış büyük bir potansiyel iken, bugün gelinen durum “ciddi” bir  sarsıntıdır...

Kendini sorgulamaktadır...

 Türkiye insanı, AK Parti’nin böylesi üzücü hezimete uğramasını istemez!!

Yenilgiyle, hezimetle karşı karşıya kalınsın diye de oy vermedi denilemez!..

Burada, bir uyarı var.. Ki bu uyarı 31 Mart’ta yapıldı, ancak 23 Haziran evresinde, dikkate alınmadı...

Bu halk hep başarı, nusret, üstünlük, halka hizmet, demokrasinin gölgesinde yürüyen bir Türkiye istiyor...

Ki Ak Parti, bir hukuk devleti mücadelesi içerisinde olması gerekirken ama ne yazık ki hiç de bu minvalde başarı sağlayamadı..

Özellikle 2014’lerden bugüne kadar AK Parti halktan yavaş yavaş kopmaya başladı...

Halka kuş bakışıyla bakıldı...

Önüne, sağına, soluna bakmayan kerameti kendinden menkul kişiler cirit atmaya başladı...

“At gözlüğüyle” yürüdüler...

Oy verenleri hayal kırıklığına uğrattılar...

Bunun sebebi mucibelerini birçok başlık altında toplayabiliriz?

Ama yazımız fazla uzamasın diye başlık altında kıssadan hisse olarak çok önemli ve çarpıcı olayları siz değerli okurlarımızla paylaşmak istiyoruz.

Örneğin;

Piyasalardaki ekonomik sıkıntılar..

Sıcak paranın bulunmaması..

Faizlerin gittikçe yükselerek dudak uçuklatan halle gelmesi..

Tefecilik gibi, yasadışı bir sektörün revaçta olması...

Birer sömürü “makinesi” gibi sürekli iş çevrelerini, ağına alıp yontması...

Hele ki, istihdam yaratmak isteyen nice büyük iş çevreleri tüm iyi niyetleriyle yola çıkarken, karşılaştıkları bürokratik engeller.. Ki akla ziyan..

Hizmeti de, istihdam yaratmayı da, “adeta” sabote ediyorlar..

İstihdamdan alıkoyuyorlar.

Karayollarındaki nakliye kamyonlarına bile yükün ağırdır diye acımasızca kesilen cezalar!...

On binlerce, yirmi binlerce liralık cezalar ki o cezaların üçte biri asgari ücretle çalışan işçilerden alınıyor.

Artı sosyal sigortalar kurumu apayrı bir havada...

Ağırlaştırılmış primler, faiz üstüne faiz ekleyerek işçiden ve işverenden alıyor olması...

Herkesten kesinti yapması!...

Dahası resmi daireler sadece şeklen bi görüntü vermektedir...

Hiçbir iş yürümüyor...

Yörüngesine konulmayan işler her gün biraz daha bürokratik engellerle karşı karşıya kalınıyor...

Rüşvet almış başını gidiyor.

Elini cebini atmadan resmi dairelerde hiçbir şey yapılamıyor.

Özellikle Diyarbakır başta olmak üzere tüm Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki birçok illerin milletvekilleri veya il ve ilçe teşkilatları forsundan lüksünden geçilmiyor.

Her birisi bir cumhurbaşkanı olma hayalinde, yürüyor...

Odacısı bile öyle…

Buna ağlayalım mı, gülelim mi…

Trafik cezası, yargıda nice işlerin sürüncemede kalması.

Belediyeler, hele kayyumlar dönemindeki yapılan keyfi, cebri ve acımasızca bir tavırla halkı karşı karşıya bırakan, yanlış  uygulamalar...

İşte bu yanlış unsurların yüzünden nihayet parti hezimete uğradı..

Ve bir daha toparlanamayacak şekilde, geriledikçe geriliyor.

Cumhurbaşkanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan, ne kadar iyi niyetle çalışırsa çalışsın, kimse artık AK Parti’nin içerisindeki “troykaların” sözüne ve siyasi tavrına, dava söylemine inanmıyor.

Belirli bir kesim insanlar, belirli bir inşaat müteahhitlerinin yaşantıları ve devlet ihalelerinin onlara götürülmelerinin apayrı bir garabet olduğu da, açıktır ve nettir.

Halk iktidar partisinin bazı konuşmacı temsilcilerinin, özellikle Erdoğan ve partiyi temsil edercesine konuşurken sergiledikleri, tavır, hal ve hareketlerine tepki gösteriyor.. Çünkü, halka yapmacık davranıyorlar...

Peki bu nereye kadar devam edecek?

Gerçekten düşündürücüdür.

Bakınız, sağolsun Yusuf Kaplan “Türkiye’nin siyasetle yorucu imtihanı” başlıklı dünkü yazısında şöyle diyor:

“Her şeyi aşırı politize edici, her şeyi siyasete kilitleyerek sekülerleştirici, dünyevîleştirici, dolayısıyla bütün değerlerimizi değersizleştirici, çözücü bir süreçten çıktık nihayet.

Siyaseti hakikatin önüne geçirerek hakikati değil siyaseti ölçü katına yükseltmenin bizi savurduğu çıkmaz sokaklar üzerine, telafisi mümkün olmayacak yıkıcı sonuçlar üzerine kafa yormak ve gerekli önlemleri almak zorundayız.

İki asırdır ölçülerimizi kaybettik. O yüzden araçlarla amaçları kolaylıkla birbirine karıştırmaktan, araçları amaçların yerine yerleştirmekten başka bir şey yapamıyoruz.

Amaçlarımızı yitirdik, araçların esiri hâline geldik.

Hayatımızı araçlar, özellikle de siyaset şekillendiriyor.

Oysa siyaset sadece bir araçtır; siyasetin bir ruhu yoktur; siyasetin dayanması gereken, siyasete anlam ve ruh katacak tek ölçü hakikattir.

Hakikati siyasete göre değerlendirirsek, başka bir ifadeyle siyaseti hakikatin önüne geçirirsek, hakikatten eser kalmaz ortada.

Sonuçta, siyasetin, yani araçların hakikati yutması ve buharlaştırması önlenemez.

Oysa siyaset, kurucu bir kaynak değil, koruyucu bir barınak olabilir, yol açabilir sadece... Hakikatin yani kurucu kaynağın ışığında, elbette.

MEDENİYET ÖLÇEĞİNDE ÇÖZÜMLER ŞART

O yüzden siyaseti değil hakikati önceliyorum her yazımda.

Bunun iki nedeni var:

Birincisi, biraz önce de dikkat çektiğim gibi, siyaset araçtır yalnızca.

Türkiye’nin asıl sorunları siyasî, ekonomik sorunlar değil, köklü, varoluşsal, medeniyet çapında sorunlardır.

Siyasî ya da ekonomik gibi görünen sorunların hepsi de, sonuçtur.

Sonuçlardan yola çıkarak, köklü bir sorunu aslâ çözemezsiniz. Bırakınız çözmeyi, sorunu doğru teşhis edemez, kalıcı çözüm önerileri geliştiremezsiniz.

Köklü sorunlara, geçici (sadece sonuçları eksene alan) çözüm önerileri geliştirmek, asıl sorunu atlamakla, dolayısıyla sorunun kaynağını, nedenini görememekle sonuçlanır.”

Anlaşılan budur ki, milli bir siyaset, bağımsız ve güdümsüz bir siyaset var olmadığı müddetçe o siyaset siyaset değildir, gaflettir, menfaattir, çıkardır, rezalettir, hezimettir ve küçük düşürücüdür…

Ranta dayalı bir siyaset olunca uzun ömürlü olamaz.

Siyaset dürüstlük olmalıdır, bizim inancımız bu paralelde.

O yüce İslam Peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurmuş:

“Benim ümmetim doğru çalışırsa uzun ömürlü olarak tam bir gün(Yani bin yıl) yaşayacaktır.

Eğer dürüst siyaset yapmazsa, milli iradeye dayalı bir siyaset olmazsa yarım gün(yani 500 yıl) yaşayacaktır..”

Bu ciddi bir hadis-i şeriftir.

Bu hadistem anlaşılan kasıt budur ki, dürüst çalışan İslam devletleri uzun ömür yaşamışlardır.

Dürüst olmayan devletler ise kısa ömürlü olmuşlar..

Anlayan anlasın..

Yani anlamı devlet adamları siyasetin güdümünde değil, milletin emrinde olma şerefiyle yaşamaları gerekir.

O şerefle şereflenmeleri gerekir ki hiçbir zaman halkın yüzde doksan dokuzu küçüğüyle büyüğüyle herkes o siyasetin güdümüne girecektir.

Aksi takdirde siyaset insanı Allah korusun zaman gelir insanı köleleştirir…

En derin sevgi ve saygılarımla…