Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

İSLAM DİNİ SİYASETE ALET EDİLEMEZ!

Evet sevgili okurlar!

Bugünkü sohbetimizin başlığından da anlaşıldığı gibi yüce "İslam dini" bir kainat dini olma hasebiyle insanlık dünyası da bu kainat içerisinde yeryüzünün "halifesidir..."

Yüce, Allah insanlara “önemli görev ve sorumluluk” vermiştir…

Ki o sorumlulukta, halifelik vasfıdır..

O sorumluluk insanlığın bünyesinde taşıdığı Halife-i Rui Zemin (Yeryüzünün Halifesi) olarak nitelendirilmiş olup gerçekten kainat içerisinde büyük bir seçkinliğe sahip bir varlıktır; İnsan...

Peygamberler silsilesi, tevhid inancını temsil edip insanlığa her daim ilahi gerçekleri bildirmiştir..

Peygamberlerin tümü tevhid inancını yeryüzünde temsil ederken, insanlığı da irşad etmiştir…

Tebliğ emrini almışlardır…

Ve o yüce Peygamberler silsilesinin son halkası da Hz. Muhammed (S.A.V.) olmuştur…

Cenab-ı Allah onu tüm o peygamberlerin namı hesabına, yani tarih boyu onların yapmış olduğu görevlerin hepsi Hz. Muhammed (S.A.V.)’de birikmiştir..

Ki onun en büyük mucizesi de Kur’an-ı Kerim olmuştur…

Onun için Cenab-ı Allah bir hadisi kudside “Sen olmamış olsaydın, kainatı yaratmazdım…” demiştir..

***

İslam dini çağımızdaki Kazuratı Beşeriye denilen tevhid inancından uzak insanların kendi kendine uydurmuş olduğu sistemler yüzünden; "korkunç" bir buhran geçirmektedir..

Çünkü rejimlerin hepsi Kur’an’la bağdaşmamaktadır…

Batıldır, yanlıştır, hukukdışıdır, adalet mevhumundan uzaktır…

Onları icat eden ne kadar zafiyete ve çürümüşlüğe mahkumsa, onların getirdikleri seküler anlayış, demokrasi veya liberalizm gibi her neyse vs. tümü insanlığın başına birer fitne unsuru olup bela kesilmektedir.

Fazla uzatmaya gerek yok…

Sözün özü, Yüce İslam dininin getirmiş olduğu Kur’an hükümleri paralelinde yaşayan bireyinden tutunda toplumuna, milletine, devletine kadar, her zaman için mutludur, başarılıdır, zafer sahipidir…

Tabi ki, ciddi ve ihlas ile adım atıldığı takdirde…

Yüzde doksan dokuzu inanmış bir toplum olma hasebiyle gelen giden iktidarlar, yönetimler ve yönetimlerin uygulayıcıları mutlaka o milli iradeye uymayı sağlamak zorundadırlar..?

Adaletin, hukukun, demokrasinin bir arada yaşatılması zorunluluğu vardır.

Bu da yapılırken mutlaka ihlas, samimiyet, dışla iç bir olmalıdır….

Yoksa günümüzdeki antidemokratik, hukukdışı, adalet mevhumundan uzak, müesses nizamlar ve bu paraleldeki seküler rejimler inanan Müslüman kitlelerin yanında geçerliliği yoktur ve kimse de inanmıyor.

Birilerinin siyasi geleceklerini temin etme hasebiyle adaletin külahı ile İslamın cübbesi ve sakalını istismarla gösteriş yaparak istikbale yürümek, hiçbir şekilde sonuç vermez…

Çünkü yanlış çevreler hiçbir zaman milletiyle sadık olamazlar.

Dürüst de olamazlar…

Eninde sonunda millet onların o çürük taraflarını yakalar, sırt üstü eder, bekler günü geldiği zaman da gereğini yapar.

Bu davranış şekliyle yola çıkan batıl inançları gerçek inancına büründürüp aldatıcı hal ve hareketler içerisinde olursa, sonuç itibariyle çürümeye yüz tutmaktan, başkada bir varlık gösteremez…

Tıpkı Devr-i saadetteki yani Bi’setin ilk günlerindeki efendimiz (S.A.V.)’in etrafındaki birleşen inançlı ve ihlaslı Müslümanlar gibi…

Onlar, dünyanın tüm acı hal ve yaşantılarını peşinen kabullenerek yola çıkmış insanlardır…

Ama onların yolunu kesen, engelleyen, yollarından ayırmak isteyen münafık ruhlu çevrelerin de varlığı, her daim olmuştur…

Ki inkar da edilemez…

O toplumun içinde nice Abdullah ibn übey, İbnü seliler, İbnü sebeler ve nice Bel’amların varlığıyla beraber İslam yürümüştür, hedefine ulaşmıştır, içine nifak tohumlarını atıp ikide bir maske değiştirenlerin sonuç itibariyle halleri perişan olmuştur.

Gerektiği yerde suçüstü yakalanmışlardır.

Sonuç itibariyle Resulullah (S.A.V.)’ın Medine-i Münevvere’ye teşrifinde Medine dışındaki bir mekanda inşa ettiği Mescide Mescid-ül Kuva denilmiştir…

Mescid-ül Kuva’nın etrafına biriken cemaatler hergün oldukça çoğalmış..

Hem de çoğaldıkça çoğalmış.

Bunu içine sindiremeyen işte o günün münafıkları, onlar da kendilerine Müslüman görüntüsü vererek, hileli tezgahlar üretmeye başlamışlardı…

Bunlar Müslüman olmamakla beraber Müslümanlık görüntüsü vererek, tabiri caizse, Müslümanlık postuna bürünmüş, kirli tinetliler, Peygamber Efendimiz'e (S.A.V) ve ona inanlar arasında, ayrılma ve nifak, plan yapmışlardı..

Mescid-ül Kuva inşasının hedefine ulaştırılmaması için yanında başka bir mescit inşa etmeye çalışmışlardı..

Ki önce Resulullah (S.A.V.)’ı ikna etmeye çalıştılar..

Yanıltıcı bilgiler sundular..

Ama Resulullah (S.A.V.) onlara uymamış. Hz. Ömer’e gitmişler..

Hz. Ömer geçici olarak camide namaz kıldırmayı düşünmüşse de sonuç itibariyle uyarılmış, o camide namaz kılmamış ve o caminin adına da Mescid-ül Dirrar denilmiştir.

Yani Müslümanlara zarar veren bir nifak unsuru olarak inşa edilmek isterilmişti…

Bu Mescidül Dirrar ne yazık ki o günden günümüze dek İslam coğrafyası içerisinde samimi olmayan bazı yanlış unsurlar tarafından hala uygulanmak istenilmektedir…

Her ne kadar kendilerine İslami görüntüler verdirmeye çalışıyorlarsa da, başaramamışlardır.

***

Sevgili okurlar…

Mescidül Dirarr olayını yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim Tevbe suresinin 107. Ayetinde belirtmektedir…

Kuva Mescidi denilen Takva Mescidi’ni de 108. Ayet ifade ediyor.

Bu her iki ayetin yüce mealini burada sizlerle paylaşmak istiyoruz.

107. ayet aynen şöyle buyuruyor:

“Mescid-ül Dirrar, Kuva Mescidinin karşısında münafıkların inşa ettikleri fitne ve fesat yuvası ve mühimmat deposu olarak kullandıkları ve mescit diye adlandırdıkları bir yerdir.

Münafıklar bu mescidi hristiyan bir rahip olan Ebu Amir’in teşvikiyle inşa etmişlerdir, bu ayetler nazıl olduktan sonra Peygamber (S.A.V.) Malik Bin Dühşun ile Asım bin adiye’ye “Şu cemaati zalim olan yere, mescide gidiniz. Orayı yakıp yıkarak yerle bir ediniz.” diye talimat verdi, onlar da gidip o binayı yıkarak yerle bir ettiler.”

***

108. ayet ise aynen şöyledir:

“Ey Resulüm!

Böyle bir yerde Mescid-i Dirrar’da asla namaz kılma, içinde namaz kılacağın en uygun mescit daha ilk günden beri Allah’ın emrine ve rızasına uygun olarak yükseltilen Mescid’tir. (Kuva Mescididir)

Orda manevi kirlerden arınmayı içten arzulayan kişiler vardır. Allah da günahtan arınmış tertemiz kulları  sever.”

İşte Mescid-ül Dirrar ile Mescidül Takva’nın farkı budur.

Günümüzdeki bazı siyasi çevreler bir yerlere gelmek için devletin imkanlarından nemalanmak üzere Mescidül Dirrar’ın inşasına soyunuyorlar ise de bir türlü başarılı olamazlar.

Bu konuyu ve özellikle Diyarbakırımızla alakalı mevzuuyu bir başka yazımızda, detayıyla sizlerle has-i hal edeceğiz..

En derin sevgi ve saygılarımla.

Hayırlı Cumalar…