Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

SİYASET HAKKIN VE HALKIN SESİ OLMADIKÇA...!?

Evet sevgili okurlar..!

Üç günlük “Yeniden Milli Mücadeleye” başlıklı yazı serimize son vererek bugün yine aynı mana ve minval üzerine; “Siyaset hakkın ve halkın sesi olmadıkça” başlığıyla, sohbetimizi sürdüreceğiz...

Siyaset, ülkede menfaat üzerine kurulan bir siyaset olmaktan çıkarılıp halkın ve hakkın sesi olması gerekir ve siyaset bu “hakkikata” odaklanıp, dönüşmelidir.

Sadece belirli bir çevreye, rant ve menfaat rotasında yürürürse, ne yazık ki üstadın dediği gibi o siyaset “canavarlaşır...”

Hemi de “aç canavar" olur..

Aç canavarların işi de önce yaptığı hizmetin karşılığını ister, sonra döner diş ve tırnaklarının kirasını dahi, toplumdan ister.

Üstad Bediüzzaman aynen bu hususta şöyle diyor:

“Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır.

Aç canavara karşı tahabbüb (sevgi) bağlılık göstermek o siyasinin merhamet ve şefkatini almak yerine tam tersine iştahını açarsın...  Hem o iştahla çevreyi yağma ve talan eder, hatta diş ve tırnaklarının kirasını bile ister...”

Bu itibarla daha önceden söylediğimiz gibi bu toplum artık uyanmalıdır, kendine gelmelidir..?

Hiçbir siyaset kulvarında oyun oynamamalıdır.

Zira yıllardan beri Türkiye’deki siyasetin hali pür melalini görüyoruz ve bir türlü “sadra şifa” vermediği gibi millet olarak da ibret almıyoruz.

Onun için milletçe, devletçe vatandaş olarak herkes ama herkes yeniden bir milli mücadele ruhuna yönelmelidir...

A’dan Z’ye kadar; harekete geçmelidir...

O büyük insanların Haçlı emperyalizmine karşı vermiş olduğu mücadele yeniden her alanda gösterilmelidir ve ayakta tutulmalıdır.

Aksi taktirde bu güdümlü siyasetlerle, çıkar uğruna çalışan ve konuşan politikalarla bu memleket  “bir yere” varamaz.. Bilakis, her geçen gün; daha büyük zorluklarla karşı karşıya gelecektir...

Dünkü Diyarbakır Söz Gazetemizin birinci sayfasında, şöyle bir haber okuduk:

“Müdür sınıfta ders verdi.”

Büyük puntoyla yazılan bu başlık, içeriğini okudum gerçekten çok önemli.

Ve dikkat çekiyor.

“Milli Eğitim Müdürü akademisyen bir kişiliğe sahip olmakla beraber, dolaşıyor rastgele herhangi bir okula giriyor ve sınıfları kontrol ediyor, hatta ders veriyor.”

Bakın haber aynen şöyle geçiyor:

“Diyarbakır İl Milli Eğitim Müdürü olarak görevlendirildiğinden itibaren eğitimde yeniliklerin meşalesini yakan Doç. Dr. Feysel Taşçıer, bir ilki gerçekleştirerek rastgele bir okula girip öğrencilere akademik kimliğiyle ders anlattı.”

Haber devamla aynen şöyle:

“İl milli eğitim müdüründen ders alan öğrenciler şaşkınlıklarını gizleyemezken, heyecanlı oldukları görüldü. Yıl sonuna kadar 120 civarında okulda ders vermeyi hedefleyen Doç. Dr. Feysel Taşçıer, ilk dersini Sur ilçesinde bulunan Melikahmet Anadolu İmam Hatip Lisesi'nde 11. sınıflara psikoloji dersi işledi.

***

“Öğretmenlerimizle bu sınıf ortamında bu havayı teneffüs etmemiz lazım”

İl Müdürü sıfatıyla burada olmadığını, aslında akademik unvanıyla liselerde bu dönem boyunca ve gelecek dönem boyunca çeşitli derslere gireceğini belirten Doç. Dr. Feysel Taşçıer, “Çocuklarla dersin ortamını ve bilgesini elimden geldiğince, bilgim yettiğince paylaşmaya çalışacağım. Tabi il müdürü olmam hasebiyle aynı zamanda bu Diyarbakır’a, çocuklarımıza daha fazla dokunabilmek için, daha fazla görünebilmek için sahada olmam gerektiğini düşündüm. Çocuklarımıza vereceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum. Öğretmenlerimizle bu sınıf ortamında bu havayı teneffüs etmemiz lazım. Bu vesile ile buradayız. Bugün psikoloji dersimizi işliyoruz. Diyarbakır’ın lise çağındaki öğrencilerimizin özellikle ergenlik yaşındaki çocuklarımızın pek çok risk alanları var. Diyarbakır aynı zamanda şiddetle, terörle çeşitli dezavantajlarla anılan bir şehrimiz. Ama biz bunu değil, daha çok olumlu yönleriyle, Diyarbakır’ın pek çok güzelliğiyle yeni nesillerimiz üzerinden çeşitli avantajlara çevirmek ve geliştirmek arzusundayız.”

***

Milli Eğitim Müdürümüzün buraya kadar devam ettiği konuşmasından cümlesi cümlesine anlaşılan budur ki, çok iyi niyetli akademisyen bir milli eğitim müdürü olarak Diyarbakır’a gelmesi bir ilktir.

Kamuoyundan da dürüstlüğüyle, şeffaflığıyla ilgili duyum almaktayız.

Sınıfta açıkladığı, psikoloji dersi olarak yaptığı konuşmadan da anlaşılıyor ki çok iyi niyetli bir müdür.

Ama bu düzende, bu sistemde kime ne anlatırsan anlat, sistemin yanlış ve antidemokratik bir sistem olma hasebiyle hiçbir bürokrat demokratça konuşamıyor.

Topladığı bilimsel bilgilerini körpe dimağlara enjekte edemiyor.

Zira yasalar buna elverişli değil, engeldir.

Tağuti düzenin bir iki şahsa yönelik anlatımlar (methu senalar) yapılmadığı takdirde, yalakalık yapılmadığı taktirde, “ha gel buraya sen miydin bunu böyle konuştun, yasalara aykırı sen bir devlet memurusun böyle konuşamazsın” diyebilecek çatlak sesler de oluşabilir.

Bu itibarla dünkü haberden anlaşıldığı kadarıyla sayın müdürümüzün konuşmaları, sınıfta sunmuş olduğu kültürel bilgiler çok güzeldir.

Ama keşke sayın müdürümüz o körpe dimağlara gençlere deseydi ki; “Vallahi milli eğitim camiasının içindeki ders programlarının yüzde 50 – 60’ı gerçeklere dayalı değildir.? Hele hele anlatılan yakın tarihimiz hiç de yerinde anlatılmıyor, ters yüz ediliyor.. Aldatmacadan ibarettir..  Baskıcı bir düzenle gençlerimize tarihi dersler verilmektedir...

 Milli kültürle ilgili herhangi bir gerçek anlatım söz konusu değil...

Ki görmüyoruz da.

Zira yüz yıldan beri anlatılan bu milli eğitim derslerinin hiçbirisinde millilikle, tarihin gerçek yüzüyle ilgili; bir mefkure, anlatım ve müfredat yok...

Müfredatlar alt üst, hele hele karma bir eğitim hiç de milli olamaz.

Eğer gerek kültür açısından, gerek gerçek tarih açısından özgürce ders müfredatları anlatılmış olsaydı bugün terörün varlığı söz konusu olamazdı...

Diyarbakır’ın göbeğinde olan HDP binasının kapısının önünde nerdeyse bir aydan beri  anneler oturmazdı?

“Ey HDP’liler siz çocuklarımızı kaçırdınız, PKK’ya götürdünüz, verin çocuklarımızı geri” diye haykıran yüreği yanık anneler olmazdı?...

Çünkü o zaman ne böyle kirli, şaibeli ve bölücü bir parti ortaya çıkacaktı, ne de kendi özbe öz insanlarının evlatlarını  dağa kaçırıp isyancı potansiyele sokulmazdı?..

Zira milletin birliğini, vatanın bölünmez bütünlüğünü, aba ecdatlarımızdan almış olduğumuz iman ve İslam kültürüyle donatılmış bir gençlik olmuş olsaydı mevcut düzen atmosferi o kadar kirlenmezdi.

İşte resmi sıfatların zaman  zaman böyle jest yapıp güzel görevleri icra etmeye çalıştıklarında, keşke milletin ruhunu okşayan, ümit veren gerçek konuşmaları korkusuzca, dile getirebilmiş olsaydı?...

Ama ne yazık ki; nerdeeee diyebiliyoruz!...

Milli Eğitim Müdürü ne yapsın, vatandaş ne yapsın, hükümet ve iktidar ne yapsın?...

Zira mevcut malımız bu!

Bu malın satışını topluma yapabilmemiz için; “bir milli mücadele” ruhu gereklidir...

Başka gideceğimiz bir yol da yok…

Bakın aynı bu söylediklerimizin paralelinde Ziya Paşa Terkib-i Bend isimli kitabında şöyle bir şiirle; anlatıyor...

 “Taklit için aslını unutma

Milliyetini hakir tutma”

Diğer bir şiirinde de şöyle diyor:

“Yoksa dünyada nasibi olmayacak mı bilmem

Bize nev’i beşerin hakkı olan hürriyet!..”

Hele hele Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yıllardan beri fedakarane devletine bağlılık gösteren bu milletin evlatlarını ruhi dejenerasyon ve toplumsal çürümüşlükten kurtaran talim terbiye dersleri yapılsaydı ne güzel olurdu değil mi...?

En derin saygı ve sevgilerimle…

Hayırlı Cumalar…