Lügatımızda; "hazin" bir anlam içermekte. Sanırım; yeryüzünün en dehşetli "işkence" modeli olsa gerek. Çünkü Kaba, arsız, hain, acımasız, kin ve nefretle oluşan bir intikam biçimidir. "Yaraya tuz bastırmak". Doğrusu; Tarihin modern psikolojik savaşıdır. Tabi bu "işkencenin" iki ekseni vardır. Kendinin ve karşısındakinin "yarasına tuz bastırmak".
* * *
Nasıl bir duygu! Kendi yarasına tuz bastırmak. Yaşadığı acıları "yeniden" yaşama ve acı çekmek. Karşısındakine reva görmek ise; "ciğerin" pareleşmesidir. Ne yazık ki; Bugün ülke ve millet olarak çok dehşetli bir şekilde, "acılar" yumağı içerisinde kıvranıyoruz. Sürekli kanayan yaramıza, yaralara. Acıyı daha bir "körükleme" acımasızlığıyla "Tuz bastırıyoruz". Ve ne hazindir ki! Bunca acı ve kahredici "şiddet" anlayışını hala da "idrak" etmiş değiliz. Neden bu acı diye? Var olan da; "deve kuşu misali" gerçeklerden fersah fersah kaçıyor. Aklı sıra.
* * *
İşte önceki gece yaşananlar. Karakoçan'da 2 şehit. 70 yaşındaki bir nine de şehit. Asker, sivil bir çok da yaralı. İlk mi; hayır! Son 15 günlük zaman dilimine bi bakın. "Oluk" gibi her taraftan kan akıyor. Son şehitler; "Kürt". Biri Diyarbakır'ın Ergani ilçesinden. Diğeri ise Yüksekova ilçesinden. Her ikisinin de hayat ve aile "hikâyeleri" dağlayıcı. İkisiyle alakalı gelen haberlerdeki satırlar. Anaların, babanın, bacıların; "Kürtçe" ağıtları. "Kuro lao.. Lo brao."
* * *
Ana yüreği. Baba yüreği. Kardeş, bacı, eş. Yüreklerinde "hançer" kardeş hançeri. Ve Silvan'da çatışmada ölen 5 PKK'lı. Dün onların da; cenazeleri ailelerine teslim edildi. Acı, ağıt. Farklı görülemez. Aynı.
* * *
Evet! Acı tablo, beyinleri kemiren hadise orta yerde. Yara kanıyor. Neştersiz. Ama ha bire "tuz" basılıyor. Acı daha bir "kükresin" diye! Gerçekler aleni. Ama ne var ki; "idrak" haince. Hem de aldatıcı bir düşünceyle. Tıpkı; "deve kuşu misali".
* * *
Bilmem! Deve kuşu hikâyesini bilir misiniz? Mutlaka bilirsiniz. Hani; Deve kuşu avcıyı görünce koca gövdesine rağmen "başını" kuma gömer. Güya kendisini böylece "avcıdan" kurtaracak. Ne hazindir ki! Bugün ülkenin dört bir yanında insanların büyük kesimi; kafasını kuma gömmüş. Olup-biten gerçeklere karşı. Sanki yaşanan acıdan, kavgadan, şiddetten "kendini" böylece kurtaracağını sanıyor. Maalesef! Bu ateş, bu kurşunlar, bu mayın ve bombalar. Kim tarafında kullanılırsa kullanılsın. Kimin elinde bulunursa bulunsun. "Bir gün" sıra gelecek.
* * *
Hani lügatımıza mal olmuş bir başka deyim var; "Susma, sustukça sıra sana gelecek" diye. Aslında; "Çözüm. Barış dili. Uzlaşı... Ve diyalog". Yaşamın etabında "öyle" uzak değil. Çok yakın! Sigara yaprağı kadar. Ya da bir bilgisayarın "enter" tuşunun mesafesi kadar. O kadar yakın! Yeter ki; "kuma" gömülü kafalar "kendilerini" aldatmanın tuzağından kurtarabilsin. Yeter ki; "susan" zihniyetin sıra kendisine geleceğini idrak edip "konuşmaya" başlasın. Yani "Kaf dağını" aşmaya gerek yok. Çatışanlar belli! Talepler de "aşağı-yukarı" net! Siyasi "mülahazanın" aktörleri de; açıkta.
* * *
Öyle ise; "Tarafların" çözümün sürecine dâhil olması gerekir. Yoksa "tek taraflı" silahların susması "pek" anlam ifade etmeyeceği gibi; çözüm de sağlanmaz. PKK "silahları" susturmazsa, adım atılabilinir mi? Ya da; PKK silahları sustursun, ama operasyonlar devam etsin. O zaman da; "diyalog" olmaz. Onun için; "silahları" susturma anlamında "maharetler" ortaya konulmalı. Dün Diyarbakır'da; "Sivil Toplum Örgütleri" ayakta idi. Gerek "sağ" cenahtakiler. Gerek sol cenahtakiler. Ve hepsinin de ortak düşüncesi ve temennisi "Silahların susmasıdır". Şunu ifade etmek gerekirse; Hükümet "tam demokrasi" aktifliğinden taviz vermemeli. BDP de "siyasi" misyonundan taviz vermemeli. Özellikle de; "üstünlük" alma anlamında.
* * *
Ve en önemli açmaz olan; PKK ile Öcalan! "Yok, farz eden" düşüncelerin de; rafa kaldırılması gerekir. Can alıcı bir süreçte; "Seçim" arifesinde olmamız. İşte bu zaman arifesi "oy avcılığı" zihniyetine kurban edilmemeli. Yoksa "alınacak yol" arpa boyu kadar bile olmaz. Samimi olmalıyız. Deve kuşu gibi değil. Deve kuşuna sormuşlar neden uçmuyorsun? Ben deveyim demiş. O zaman al bu yükleri yüklen demişler; Ben kuşum demiş. Yani; "işimize" geldiği gibi "yaralarımızı" tuzlayamayız. Güzel bir hafta sonu dileğiyle.