Bölgede yaşanan sorunların alevlendiği dönemlerde kaleme sarılan veya TV’lerde analiz yapanlar, olayları ağırlıklı olarak döngüsel değil doğrusal olarak yorumluyor. Yani Güneydoğu veya Kürt sorunu olarak bilinen sorunun nedenini tarihte yaşanmış bir olaydan başlatıyor, ardından benzer olayları sıralıyor. Sonuçta bugün gelinen noktaya, sanki sadece bu olaylar zincirinin neden olduğu gibi bir izlenim veriliyor.
Bu yaklaşım biçimi, 1990 sonrası STK’ların ve siyasi partilerin kendileri için yaptırmış olduğu Güneydoğu Raporunun bir sonucudur. Çünkü Kimlik Sorununu öne çıkarmak ve sorunların tek kaynağının “kimlik” olduğunu daha iyi vurgulamak için böyle bir yöntem izlenildi.
Burada sorun, 1924 Anayasa’sında, (gerçi hiçbirimizin kabul edemeyeceği) vatandaşlık kavramıyla ilgili tekilcilikle başlatılıyor. Ardından Şeyh Said İsyanı, Dersim Ayaklanması, 1980 İhtilalı sonrası çıkarılan yasal düzenlemeler öne çıkarılarak tek sorumlu bunlar gösteriliyor. “İnkârı”, “yok saymayı”, “baskıyı” önceleyen bu yasal düzenlemeler, hangi açıdan bakılırsa bakılsın kabul edilmez ve sonuçları çok ağır olan uygulamalardır. Ancak Osmanlıdan günümüze kadar devam eden ve bugün itibariyle büyük bir sosyal ve siyasal soruna dönüşen olaylar zinciri zannedildiği gibi bu şekilde doğrusal değil, ağırlıklı olarak korkudan ve şiddetten beslenen döngüsel olaylardır. Yani sürekli olarak korkudan yola çıkılmış olup, birbirini etkileyerek ve tetikleyerek bugüne kadar gelmiştir, şiddetle döngüsel hale gelmiştir.
Bilindiği gibi Osmanlı’nın son yüzyılında Avrupa'da başlayan milliyetçi hareketler Balkan'larda Türk olmayan kavimlerin isyanını getirdi, bu zaman'la Doğu'ya da sıçrayarak Araplar, Ermenileri de etkiledi. Böyle bir hareketlenme ve heves Osmanlı’nın parçalanmasını bekleyen dış güçler için kaşınmaya en müsait bir yaraydı. Osmanlı bu gelişmelerden korkarak idari açıdan merkezileşmeye gitmeye karar verdi. Elinde güç ve imkân bulunan Aşiretler, Mirler merkezileşme ile bu imkânlardan mahrum kalacaklarından korkarak karşı çıktılar. Osmanlı daha da korkarak kopuşu engellemek için ayan sitemi getirdi. Bu ayanlar vasıtasıyla vergi toplamaya başladı. Ayanlar vergi toplarken halka zulmetmeye başladılar. Vergi vermek istemeyenler dağa çıktı, kaçtı, İmparatorluğa isyan etti. Her iki tarafın attığı bu adımlar sorunu hem besledi hem de etkiledi.
Bu korku, İttihat ve Terakki döneminden başlayarak zaman zaman büyük yanlışların yapılmasına da neden olmuştur. Nitekim erken Cumhuriyet döneminde de, yaşanan ayaklanmaların akabinde aynı şekilde uygulanan şiddet ve ret politikalarıyla ülkede yaşayan diğer kimlikler göz ardı edilmiş ve bu kimliklerin çeşitli kültürel hak ve talepleri, dönemin siyasi, askeri vb. elitlerinin bölünme korku ve kaygılarıyla yasaklanmıştır. Bu yasaklar karşı tarafta sosyalist dünya görüşü ile bütünleşerek tahrikler ve manipulasyonlarla şiddete ve nefrete dönüşmüştür.
Son dönemde hiçbir ön hazırlığı olmadan ve uzlaşı sağlanmadan bir kısım siyasiler tarafından dile getirilen “Özyönetim” talepleri ve arkasında yaşanan şiddet eylemleri devlette ve kamuoyunda bu korkuları tekrar ortaya çıkarmış ve uyaran etkisi yapmıştır. Bu da tekrar döngüsel olarak devletin silahlı müdahalesi bir sonuçlanmıştır.
Kürt siyasal hareketi içinde yaşanan şiddet içeren her eylem Devlet ve Kamuoyu tarafından bir "Şeyh Said İsyanı", bir "Dersim Ayaklaması" gibi algılanmaktadır. Buna karşı alınan her önlem de, örneğin sokağa çıkma yasağı, başka yere nakletme ve şiddete verilen her cevap da kimileri tarafından İnönü Hükümetinin “Takri-i Sükûn” ve “Şark Islahat Planı”, “Umumi Müfettişlik” uygulamaları gibi algılanmakta ve ona göre tepki verilmektedir. Nitekim Şark Islahat Planı içinde yer alan belli bir bölgede Kürtçe konuşanların cezalandırılması, Kürtçenin yasak edilmesi gibi insani olmayan uygulamaların sosyal hafızada oluşturduğu korkular, bugün Kürt kadınlarına Türkçe öğretilmesi olayın da hemen devreye girmekte ve olay ana dili unutturma ve asimilasyon olarak algılanmaktadır. Son dönemlerde devletin Sur bölgesinde yaşayıp da evlerini terk etmek zorunda kalanlara iyi niyetle TOKİ aracılığıyla yeni evler vermek istemsi de aynı korku ve önyargılarla bu taraftan İtihat ve Terakki ve Tek Parti dönemlerinin iskân politikalarını çağrıştırmış olmalıdır ki, bunun bir asimilasyon olduğunu dile getirecek kadar eski korkular, düşünceleri esir almıştır.
Tüm bunlar bir tarafı haklı çıkarmadığı gibi, hiç kimseyi de tek taraflı olarak suçlu veya masum da yapmıyor. Özellikle Şeyh Said ayaklanmasından sonra yaşanan sindirme ve haksızlıkları kim haklı gösterebilir? Aynı şekilde bu ve benzeri olaylara tepki olarak birilerinin şiddetle sorunu çözmek ve devleti dize getirmek politikasını da kim kabul edebilir ki? Dersim’de yıllarca devlete baş kaldırmalar ve nihayet 33 askerin şehit edilmesi ne kadar haksızlık ve zulümse ise, havadan atılan bombalar da o kadar haksızlık ve masum insanlar bir o kadar zulümdü.
Görüldüğü gibi tepkiler karşılıklı olmuş korkular ve eylemler bir diğerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu süreçte zülüm de yapılmış, insan hakları da ayaklar altına alınmış, şiddet ve terör de uygulanmıştır.
Bu döngünün kırılması gerekir. Çünkü bu topraklarda yapılan isyanlar, ayaklanmalar, ister etnik olsun ister olmasın çözüm getirmediği, iddia edildiği gibi devleti dize getirmediği gibi, uygulanan sıkıyönetimler ve askeri operasyonlar da tek başına çözümü sağlayamamıştır. Ne olmuştur: karşı şiddeti doğurmuş, ölümler, acılar, baskılar, inkârlar, setleşmeler yaşanmıştır. Bunlar, tekrar travmalarla şiddete dönüşmüş
… Bu döngüselliği kırmak lazım……tarihten ders almak lazım….önce kim başlattıydı bir tarafa bırakmak gerekir.
Çözüm süreci bu döngüselliği kırmak için çok önemli bir adımdı, ancak olmadı, neden olmadı? Çünkü güven sarsılmış durumdadır, niyet okumalar ön plandadır. Çözüm: Önce gerçekten güvenin temin edilmesidir. Kalplerin ısınması, duygusal olarak yakınlık, duygudaşlık sağlanılmasıdır, kalplerin hep birlikte atacağı ortak bir şeyler lazım: Bu bizde var. Tarihimiz. Ve tarihteki ortak değerlerimiz, ortak sevinçlerimiz, milyonları bulan akrabalıklarımız ve kahramanlıklarımız…..
Bunu yapmaz, sadece tek taraflı yapılan yanlışları anlatırsak, insanları kurban psikolojisine sokmuş oluruz. Bu da tekrar sosyal ve psikolojik yıkım getirir.