Onların en büyük meselesi -muvakkat olduğu için-, bizim meselemizin en küçüğüne -bekaya baktığı için- mukabil gelmiyor. Madem onlar divanelikleriyle bizim muazzam meselelerimize tenezzül edip karışmıyorlar; biz neden kudsi vazifemizin zararına onların küçük meselelerini merakla takip ediyoruz?... Bu yet ve usul-i İslâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan yani Başkasının dalâleti sizin hidayetinize zarar etmez. Sizler, lüzumsuz onların dalâletleriyle meşgul olmazsınız... Düsturun mânâsı: Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz. Madem bu yet, bu düstur bizi zarara bilerek razı olanlara acımaktan menediyor; bizde bütün kuvvetimiz ve merakımızla, baktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun hâricindekileri mâlâyani bilip, vaktimizi zâyi etmemeliyiz. Çünki elimizde nur var; topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevi nûranî müdafaadır. Bu tetimmenin yazılmasının sebeblerinden birisi: Risale-i Nurun bir talebesini tecrübe ettim. Acaba bu heyecan, şimdiki siyasete karşı ne fikirdedir diye, Boğazlar hakkında bir boşboğazlığı münasebetiyle bir iki şey sordum. Baktım, alâkadarâne ve bilerek cevap verdi. Kalben, yazık dedim. Bu vazife-i nuriyede zararı olacak. Sonra şiddetle ikâz ettim. Bir düsturumuz vardır. Eğer insanlara acıyorsan, geçmiş düstur onlara merhamete liyakatini selbediyor. Cennet adamlar istediği gibi, Cehennem de adam ister. (Beşinci Şuaın yine kısmen verdiği haberler tezahür ediyor.) Said Nursî
* * *
Aziz Sıddık Kardeşlerim, Hem, bunu katiyyen ilân ediyorum ki: Risale-i Nur, Kuranın malıdır. Benim ne haddim var ki, sâhib olayım; tâ ki kusurlarım ona sirayet etsin._Belki, o Nurun kusurlu bir hâdimi ve o elmas mücevherat dükkânının bir dellâlıyım. Benim karma karışık vaziyetim ona sirayet edemez, ona dokunamaz. Zaten Risale-i Nurun bize verdiği ders de, hakikat-ı ihlâs ve terk-i enaniyet ve dâima kendini kusurlu bilmek ve hodfüruşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risale-i Nurun şahs-ı mânevisini ehl-i îmana gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene, fakat hakikat olmak şartiyle, minettar oluyoruz; Allah râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akreb bulunsa, ısırmadan atılsa nasıl memnun oluruz. Kusurumuzu, -fakat garaz ve inad olmamak şartiyle ve bidalara ve dalâlete yardım etmemek kaydiyle- kabul edip minettar oluyoruz. Aziz kardeşlerim; Müdâfaâtımda onlara cevaben demiştim ki: Onlar, bana âit değil. Ve o kerametlere sahib olmak benim haddim değil; belki Kuranın mucize-i mâneviyesinin tereşşuhatı ve lemalarıdır ki; hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nurda, kerametler şeklini alarak, şâkirdlerinin kuvve-i mâneviyelerini takviye etmek için, ikrâmât-ı İlâhiyye nevindendir. İkramın izharı, bir şükürdür; câizdir; hem makbûldür. Şimdi, ehemmiyetli bir sebebe binâen, bu cevabı bir parça izah edeceğim ve Ne için izhar ediyorum.. ve ne için bu noktada bu kadar tahşidat yapıyorum... diye sual edildi. Elcevap: Risale-i Nurun hizmet-i îmaniyede bu zamanda binler tahribatçılara mukabil yüzbinler tâmiratçısı bulunmk lâzım gelirken; hem, benimle lâakal yüze kâtip ve yardımcı bulunmasına ihtiyaç varken; değil çekinmek ve temas etmemek, belki, millet ve ehl-i idârenin, takdir ile ve teşvik ile yardım ve temas etmesi zaruri iken; ve o hizmet-i îmaniye hayât-ı bâkiyeye baktığı için, hayât-ı vâcib iken, kendimi misâl alarak derim ki: Beni, herşeyden ve temasdan ve yardımcılardan menetmekle beraber aleyhimizde olanlar bütün kuvvetleriyle arkadaşlarımın kuvve-i mâneviyelerini kırmak; ve benden ve Risale-i Nurdan soğutmak; ve benim gibi ihtiyar, hasta, zaif, garib, kimsesiz bir bîçareye, binler adamın göreceği vazifeyi başına yüklemek; ve bu tecrid ve tazyiklerden, maddi bir hastalık nevinden insanlar ile temas ve ihtilâttan çekilmeye mecbur olmak; hem, o derece tesirli bir tarzda halkları ürkütmek ki en ziyade merbut görülen bazı dostları, bana selâm vermemek, hattâ bazı namazı da terketmek derecesinde ürkütmekle kuvve-i mâneviyeyi kırmak cihetleriyle ve sebebleriyle, ihtiyarım haricinde, bütün o mânilere karşı Risale-i Nur şâkirdlerinin kuvve-i mâneviyelerinin takviyesine medar ikrâmât-ı İlâhiyyeyi beyan ederek, Risale-i Nur etrafında mânevi bir tahşidat yaptırmak ve Risale-i Nur kendi kendine, tek başiyle, başkalarına muhtaç olmıyarak bir ordu kadar kuvvetli olduğunu göstermek hikmetiyle, bu çeşit şeyler bana yazdırılmış. Yoksa, hâşâ! Kandimizi satmak ve beğendirmek ve temeddüh etmek, hodfüruşluk etmek ise, Risale-i Nurun ehemmiyetli bir esası olan ihlâs sırrını bozmaktır. Devam edecek