Eski zamanda iki kardeş vardı. Bu iki kardeş seyahate çıktılar. Git gide, ta yol ikileşti. O iki yolun başında bir adamı gördüler. O adam onlara dedi ki:
Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet var. Ve o tebaiyet külfeti içinde, bir emniyet ve saadet var. Sol yolda ise, bir serbestiyet ve bir hürriyet var. Ve o serbestiyet ve hürriyet içinde bir tehlike ve şekvet var. İstediğiniz yola gidebilirsiniz.
Güzel huylu kardeş sağ yola Tevekkeltü alllah deyip gitti. Ve o hafif külfeti ve nizam ve kanunu kabul etti. S-i hulk sahibi, zde-ser kardeş, serbestlik için sol yolu tercih etti. Zhiren hafif, mnen gayet ağır bir vaziyette gitti. Biz de hayalen bunu takip ediyoruz.
İşte, dağ ve sahrdan gide gide, ta hli bir sahrya dahil oldu. Birden müthiş bir sada işitti. Baktı ki: Dehşetli bir arslan meşelikten çıkıp, kendisine hücum etti. O da kaçıp altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rastgeldi. Havfından kendini içine attı. Yarısına kadar inmekle kuyunun duvarında göğermiş bir ağaca rastgeldi. O ağacı tuttu. Gördü ki: O ağacın iki kökü var. Biri siyah renkte, diğeri beyaz renkte iki fare, o iki köke musallat olup kesiyorlar.
Yukarı baktı, arslan kuyunun başında nöbetçi gibi bekliyor. Aşağıya baktı, dehşetli bir ejderha kuyunun içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıda ayağının yakınına kadar gelmiş. Ağzının genişliği ise birin, yani kuyunun ağzına benzer, kuyunun duvarına bakar. Isırıcı, muzır haşerat etrafını sarmışlar.
Ağacın başına baktı, gördü ki, incir ağacıdır. Lkin hrikadan olarak, cevizden nara kadar çok muhtelif ağaçların meyveleri ve yemişleri var. S-i fehminden ve s-i taliinden bu dehşetli hltın di ve kendi kendine olmuş birşey olmadığını anlamadı. Ve bu ince iş içinde iş olduğuna intikal etmedi. Kalb ve ruhu ve akıl ve letifi bu elm ve dehşetli vaziyetten feryat ve figan ederken, nefs-i emmresi tegafül ile tecahül etti. Kalb ve ruhun h ve enin ve fizarından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak bir bostanda bulunuyor gibi o meyveleri yemeye başladı. Fakat o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. Bir hadis-i kudsde Cenb-ı Hak buyurdu ki: Kulum Beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim.
Şu bedbaht adam da s-i zannıyla gördüğünü hakikat telkki etti. Öyle muamele gördü ve görüyor. Ne ölür ki kurtulsun ve ne de elemsiz kalır ki yaşasın. Şu miskin ahmak, fehmetmedi ki, bu tılsımlı ve acip işlerde tesadüf mümkün olmaz.
Biz de şu meşumu şu azapta bırakıp döneceğiz. Mübarek ve yümünlü diğer kardeşin arkasından gideriz.
İşte, şu zt, hüsn-ü sretinden nşi, hüsn-ü zannıyla ünsiyet ederek yolunda gidiyor. Bak, nasıl hüsn-ü nazarıyla, kardeşinin mahrum kaldığı bostandan istifade ediyor. Şu bostanda çiçek ve yemişlerle beraber, murdar ve müstakzer şeyler de bulunur. Bu kardeş ise, bu güzel şeylerden istifade etti. Mülevvesata bakmadı. İstirahat etti.
Evvelki meşum kardeşi ise, murdar şeylerle meşgul oldu. Midesini bulandırdı.
Sonra, bu güzel huylu arkadaş da, git gide öteki kardeşi gibi bir sahr-yı azme dahil oldu. Birden hücum eden bir arslanın sesini işitti, korktu. Lkin kardeşinden daha az korkmuştu. Zira, o arslanın, sahr sultanının bir memuru olduğu ihtimali kendisine tesell verdi. Lkin yine kaçtı. Altmış arşınlık derinliğinde bir bir-i muattalaya, yani susuz bir kuyuya rastgeldi, kendini içine attı. Ortasında duran bir ağacı tuttu. O da kardeşi gibi gördü ki, iki mahlk, o ağacın iki kökünü de kesiyorlar.
Sonra baktı, yukarıda arslan, aşağıda büyük bir yılan var. Yılan geniş ağzını açmış, ayağına takarrüb etmiş olduğunu gördü. Bçare o da havfından tedehhüş etti. Lkin onun dehşeti kardeşinin dehşetinden çok derece daha hafifti. çünkü, güzel hüsn-ü zannıyla ve fehmiyle bu umur-u acbeyi birbiriyle alkadar ve bir emirle hareket eder gibi görmekle anladı ki, bu işlerde bir tılsım var. Bunlar bir hkimin emriyle dönerler. O haf hkim, ona bakıyor, tecrübe ediyor, onu bir maksat için davet ediyor. Şu tatlı havftan bir merak neşet etti. Merakı da, Acaba beni tecrübe edip ve kendini bana tanıttırmak isteyen ve bu acip yol ile böyle acip bir maksada beni sevkeden kimdir?
DEVAM EDECEK