KASTAMONU HAYATI (34)
Eklenme: 20.04.2011 00:00:00

Hem Kurânı tefsir eden ve bir kısmı, otuz-kırk hattâ yetmiş cilt olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemanın senetleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kurândaki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âlî mânaları ve umur-u gaybiyenin her nevinden kesretli gaybî ihbarları izhar ve isbat etmeleri ve bilhassa Risale-i Nurun yüzotuz kitabının her biri, Kurânın bir meziyetini, bir nüktesini katî bürhanlarla isbat etmesi ve bilhassa Mucizat-ı Kurâniye Risalesi ve şimendifer ve tayyare gibi medeniyein hârikalarından çok şeyleri Kurândan istihraç eden Yirminci Sözün İkinci Makamı ve Risale-i Nura ve elektriğe işaret eden Âyetlerin işârâtını bildiren İşârât-ı Kuraniye nâmında Birinci Şua ve huruf-u Kurâniye ne kadar muntazam, esrarlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumuzat-ı Semaniye nâmındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre-i Fethin âhirki Âyeti, beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mucizeliğini isbat eden küçük bir risale gibi Rüsale-i Nurun her bir cüzü; Kurânın bir hakikatını, bir nurunu izhar etmesi, Kurânın misli olmadığına ve mucize ve hârika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâmül-Guyubun kelâmı bulunduğuna bir imzadır. İşte; altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen Kurânın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hâkimiyet-i nuraniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi asırların yüzlerini ışıklandırarak, zeminin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek, kemal-i ihtiramla devam etmesi, hem o hâsiyetleri içindirki, Kurânın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on hasenesi olması ve on meyve-i bâki vermesi, hattâ bir kısım Âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi ve mübarek vakitlerde her harfin nuru ve sevabı ve kıymeti, ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi: İşte böyle her cihetle mucizatlı bu Kuran; sûrelerinin icmaiyle ve Âyâtının ittifakiyle ve envârının tevafukiyle ve semerat ve âsârının tetabukuyla, bir tek Vacibül-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına, delillerle isbat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i imanın hadsiz şehadetleri, onun şehadetinden tereşşuh etmişler. İşte; bu yolcunun, Kurândan aldığı ders-i tevhid ve imana kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın Onyedinci Mertebesinde böyle denilmiştir. Sonra, bir fakir insana değil fâni ve muvakkat bir tarlayı, bir haneyi, belki koca kâinatı ve dünya kadar bir mülk-ü bâkîyi kazandıran ve bir fâni adama, ebedî bir hayatın levazımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçareyi idam-ı ebedîden kurtaran ve saadet-i sermediyenin hazinesini açan en kıymettar sermaye-i insaniyenin iman olduğunu bilen mezkûr misafir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki: Haydi ileri! İmanın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinatın heyet-i mecmuasına müracaat edip, o da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczasından aldığımız dersleri tekmil ve tenvir etmeliyiz. diye, Kurândan aldığı geniş ve ihatalı bir dürbün ile baktı, gördü: Bu kâinat, o kadar mânidar ve muntazamdır ki; mücessem bir kitab-ı Sübhanî ve cismanî bir Kurân-ı Rabbinî ve müzeyyen bir saray-ı Samedanî ve muntazam bir şehr-i Rahmanî suretinde görünüyor. O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimatları; hattâ, harfleri ve babları ve fasılları ve sayfaları ve satırları ve umumunda, her vakit mânidarane mahv u isbatları ve hakîmane tağyir ve tahvilleri icma ile, bir Alîm-i Külli Şeyin ve bir Kadîr-i Külli Şeyin ve bir musannıfın, her şeyde her şeyi gören ve her şeyin her şeyi ile münasebetini bilen, riayet eden bir Nakkaş-ı Zülcelâlin ve bir Kâtib-i Zülkemalin vücudunu ve mevcudiyetini bilbedahe ifade ettikleri gibi; bütün erkân ve envaiyle ve ecza ve cüziyatiyle ve sekeneleri ve mütemilâtiyle ve vâridat ve mesârifatiyle ve onlarda maslahatkârane tebdilleriyle ve hikmetperverane tecditleriyle, bilittifak, hadsiz bir kudret ve nihayetsiz bir hikmetle iş gören âlî bir ustanın ve misilsiz bir Sâniin mevcudiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinatın azametine münasib iki büyük ve geniş hakikatın şehadetleri, kâinatın bu büyük şehadetini isbat ediyorlar. Birinci Hakikat: Usulüddîn ve İlm-i Kelâmın dâhî ulemasının ve hükema-i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhanlarla isbat ettikleri hudus ve imkân hakikatlarıdır. Onlar demişler ki: Madem, âlemde ve her şeyde tegayyür ve tebeddül var, elbette fânidir, hâdistir, kadim olamaz. Madem hâdistir, elbette onu ihdas eden bir Sâni var. Ve madem her şeyin zâtında vücudu ve ademi, bir sebeb bulunmazsa müsavidir, elbette vâcib ve ezelî olamaz... Ve madem muhal ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icad etmek mümkün olmadığı katî bürhanlarla isbat edilmiş, elbette öyle bir Vâcibül-Vücudun mevcudiyeti lâzımdır ki: Nazîri mümteni, misli muhal ve bütün maadası mümkün ve mâsivası mahlûku olacak. Evet hudus hakikatı kâinatı istilâ etmiş, çoğunu göz görüyor; diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü: Gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki; her birisinin hadsiz efradı bulunan ve her biri zîhayaat bir kâinat hükmünde olan yüzbin nevi nebatat ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefat ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefattır ki; haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mucizeleri, kudret ve ilmin hârikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter- amallerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hâfiz-i Zülcelâlin himayesi altında, hikmetine emanet eder; sonra vefat ederler. Ve bahar mevsiminde, haşr-i âzamın yüzbin misali ve nümune ve delilleri hükmünde olarak o vefat eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihya ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsalleri ve aynen onlara benzeyenleri icad ve ihya olunuyor. Ve geçen baharın mevcudatı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip Âyetinin bir misalini gösteriyorlar. Devam Edecek