KASTAMONU HAYATI (36)
Eklenme: 22.04.2011 00:00:00

Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlarından ve pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikatı icmâl ve ihtisar ile bu risalede beyan edeceğiz. Birinci Hakikat: Bilmüşahede gözümüzler görünen ve muhit ve daimî ve muntazam ve dehşetli ve semavî ve arzî olan bütün mevcudatı çeviren ve tebdil ve tecdid eden ve kâinatı kaplayan faaliyet-i müstevliye hakikatı görünmesi ve o her cihetle hikmetmedar faaliyet hakikatinin içinde tezahür-ü Rububiyet hakikatinin bilbedahe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet-feşan tezahür-ü Rububiyet hakikatinin içinde tebarüz-ü Ulûhiyet hakikati bizzarure bilinmiş olmasıdır. İşte, bu hâkimane ve hakîmane faaliyet-i daimeden ve perdesinin arkasında bir fail-i Kadîr ve Alîminn efali görünür gibi hissedilir. Ve bu mürebbiyane ve müdebbirrane efal-i  Rabbaniyeden ve perdesinin arkasından her şeyde cilveleri bulunan Esma-i İlâhiye hissedilir derecesinde bedahetle bilinir. Ve bu celâldârâne ve cemalperverâne cilvelenen Esmâ-i Hüsnadan ve perdesinin arkasında sıfat-ı seba-i kudsiyenin ilmelyakîn, belki aynelyakîn, belki hakkalyakîn derecesinde vücudları ve tahakkukları anlaşılır. Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi bütün masnuatın şehadetiyle; hem hayattarâne, hem kadirâne, hem alîmâne, hem semiâne, hem basirâne, hem müridâne, hem mütekellimâne nihayetsiz bir surette tecellileri ile bilbedahe ve bizzarure ve biilmelyakîn bir mevsuf-u Vacibül-Vücudun ve bir müsemma-i Vâhid-i Ehadin ve bir Fâil-i Ferd-i Samedin mevcudiyeti Güneşten daha zâhir, daha parlak bir tarzda, kalbdeki iman gözüne görünür gibi katî bilinir. Çünkü: Güzel ve mânidar bir kitap ve muntazam bir hane, bedahetle, yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiileri dahi, bedahetle, yazıcı ve dülger namlarını; yazıcı ve dülger ünvanlarını ise, bedahetle, kitabet ve dülgerlik sanatlarını ve sıfatlarını ve bu sanat ve sıfatlar, bedahetle, herhalde bir zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni ve müsemma ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, sanatkârsız bir sanat dahi mümkün değildir. İşte bu hakikat ve kaideye binaen, bu kâinat; bütün mevcudatiyl beraber kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyl yapılmış mânidar hadsiz kitaplar, mektuplar, nihayetsiz binalar ve saraylar hükmünde, her biri binler vecihle ve beraber hadsiz vücuh ile, Rabbanî ve Rahmanî nihayetsiz fiilleri ve o fiillerin menşeleri olan binbir Esmâ-i İlâhîyeyi hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menbaı olan yedi sıfat-ı Sübhaniyenin nihayetsiz tecellileriyle, o yedi muhit ve kudsî sıfatların madeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât-ı Zülcelâlin vücub-u vücuduna ve vahdetine hadsiz işaretler ve nihayetsiz şehadetler ettikleri gibi; bütün o mevcudatta bulunan bütün hüsünler, cemaller, kıymetler, kemaller dahi, efal-i Rabbaniyenin ve Esma-i İlâhiyenin ve Sıfât-ı Samedaniyenin ve şuunat-ı Sübhaniyenin, kendilerine lâyık ve muvafık kudsî cemaline ve kemaline bedahetle şehadet ederler. İşte; faaliyet hakikatı içinde tezahür eden Rububiyet hakikati, ilim ve hikmetle halk ve icad ve sun ve ibda, nizam ve mizan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvir, kasd ve irade ile tahvil ve tebdil ve tenzil ve tekmil, şefkat ve rahmetle itam ve inam ve ikram ve ihsan gibi şuunatiyle ve tasarrufatiyle kendini gösterir ve tanıttırır. Ve tezahür-ü Rububiyet hakikatı içinde bedahetle hissedilen ve bulunan Ulûhiyetin tebarüz hakikati dahi, Esmâ-i Hüsnanın Rahîmane ve Kerîmane cilveleriyle ve Yedi Sıfat-ı Subutiye olan; Hayat, İlim, Kudret, İrade, Sem, Basar ve Kelâm sıfatlarının celâlli ve cemalli tecellileriyle kendini tanıttırır bildirir. Evet, nasıl ki, kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdesi tanıttırır; öyle de, kudret sıfatı dahi, mücessem kelimeleri hükmünde olan sanatlı eserleriyle o Zât-ı Akdesi bildirir ve kâinatı baştanbaşa bir fürkan-ı cismanî mahiyetinde gösterip, bir Kadîr-i Zülcelâli tavsif ve târif eder. Ve ilim sıfatı dahi; hikmetli, intizamlı, mizanlı olan bütün masnuat miktarınca ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyin ve temyiz edilen bütün mahlûkat adedince, mevsufları olan bir tek Zât-ı Akdesi bildirir. Ve hayat sıfatı ise, kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücudunu bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve mizanlı ve ziynetli suretler, haller ve sair sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat-ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna delâlet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şahit göstererek, Zât-ı Hayy-ı Kayyumu bildirir. Ve kâinatı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için, daima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküp eden bir âyine-i ekber suretine çevirir. Ve bu kıyasla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi, her biri birer kâinat kadar Zât-ı Akdesi bildirir, tanıttırır. Hem o sıfatlar, Zât-ı Zülcelâlin vücuduna delâlet ettikleri gibi, hayatın vücuduna ve tahakkukuna ve o Zâtın hayattar ve diri olduğuna dahi bedahetle delâlet ederler. Çünkü: Bilmek hayatın alameti; işitmek dirilik emaresi; görmek dirilere mahsus; irade hayat ile olabilir. İhtiyarî iktidar, zîhayatlarda bulunur; tekellüm ise bilen dirilerin işidir. İşte, bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinat kadar delilleri ve kendi vücudunu ve mevsufun vücudunu bildiren bürhanları vardır ki; bütün sıfatların esası ve menbaı ve İsm-i Âzamın masdarı ve medarı olmuştur. Risale-i Nur, bu birinci hakikatı kuvvetli bürhanlar ile isbat ve bir derece izah ettiğinden; bu denizden, bu mezkûr katre ile şimdilik iktifa ediyoruz. İkinci Hakikat: Sıfat-ı kelâmdan gelen tekellüm-ü İlâhîdir. Devam edecek