Âyetinin sırrıyle... Kelâm-ı İlâhî nihayetsizdir. Bir zâtın vücudunu bildiren en zahir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihayetsiz bir surette Mütekellim-i Ezelînin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet eder. Bu hakikatın iki kuvvetli şehadeti, bu Risalenin Ondördüncü ve Onbeşinci Mertebelerinde beyan edilen vahiyler ve ilhamlar cihetiyle ve geniş bir şehadeti dahi, Onuncu Mertebesinde işaret edilen Kütüb-ü Mukaddese-i Semaviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi bir diğer şehadeti dahi Onyedinci Mertebesinde Kurân-ı Mucizül-Beyan cihetiyle geldiğinden, bu hakikatın beyan ve şehadetini o mertebelere havale edip; o hakikatı, mucizane ilân eden ve şehadetini sair hakikatların şehadetleriyle beraber ifade eden Âyet-i muazzamanın envarı ve esrarı, bizim bu yolcuya kâfi ve vâfi gelmiş ki, daha ileri gidememiş. İşte bu yolcunun, bu makam-ı kudsîdden aldığı dersin kısa bir meâline bir işaret olarak, Birinci Makamın Ondokuzuncu Mertebesinde denilmiştir.
* * *
Üçüncü Şua olan bu Münacât Risalesi Âyetül-Kübra va beş altı risaleler ile birlikte Kastamonuda telif edilmiştir. Üstadın Kastamonnudaki hayatının seyrine ve meşguliyetine ve hizmetinin hangi meseleler etrafında döndüğüne parlak bir nümunedir. Evet, Said Nursi, bu risalelerdeki hakikatların delâletiyle, millet ve İslâmiyet için en elzem hizmet olan imanın takviyesi için çalışıyordu.
* * *
MUKADDEME Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniyye, Vücub-u Vücuda ve Vahdaniyete delâlet ettiği gibi, hem delâil-i katiyye ile Rububiyetin ihatasına ve kudretinin azametine delâlet eder; hem hâkimiyetinin ihatasına ve rahmetinin şümulüne dahi delâlet ve isbat eder, hem kâinatın bütün eczasına hikmetinin ihatasını... ve ilminin şümulünü isbat eder. Elhâsıl: Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniyyenin herbir mukaddemesinin sekiz neticesi var. Sekiz mukaddemelerin her birinde, sekiz neticeyi delilleriyle isbat eder ki; bu cihette bu Sekizinci Hüccet-i İmaniyyede yüksek meziyetler vardır. Said Nursî
* * *
Münâcât Yâ İlahî ve yâ Rabbi! Ben imanın gözüyle ve Kurânın talimiyle ve nuriyle ve Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle ve İsm-i Hakîmin göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamiyle Senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin. Ve hiç bir ecrâm-ı semaviye yoktur ki; sükûtiyle gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalariyle, Senin Rubûbiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın. Ve hiç bir yıldız yoktur ki; mevzun hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşabehet sikkesiyle Senin haşmet-i Ulûhiyetine ve Vahdaniyetine işaret ve şehadette bulunmasın. Ve on iki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyl ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücûb-u vücûduna şehadet ve Saltanat-ı Ulûhiyetine işaret etmesin!... Evet gökler, sekeneleriyle, her biri tek başiyle şehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasiyle derece-i bedahette, -Ey zemin ve gökleri yaratan yaratıcı! - Senin vücûb-u vücûduna öyle zâhir şehadet.. - Ve ey zerratı, muntazam mürekkebatiyle tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyare yıldızları manzum peykleriyle döndüren, emrine itaat ettiren! -Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehadet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nuranî bürhanlar ve parlak deliller o şehadeti tasdik ederler. Hem bu sâfî temiz, güzel gökler; fevkalâde büyük ve fevkalâde süratli ecramiyle muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalariyle süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle, Senin Rubûbiyetinin haşmetine ve her şeyi icad eden kudretinin azametine zâhir delâlet... ve hadsiz semavatı ihata eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerin kuvvetli işaret... ve bütün mahlûkat-ı semaviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taallûk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin her şeye ihatasına ve hikmetinin her işe şümûlüne şüphesiz şehadet ederler. Ve o şehadet ve delâlet o kadar zâhirdir ki; gûya yıldızlar, şahit olan göklerin şehadet kelimeleri ve tecessüm etmiş nuranî delilleridirler. Hem semavat meydanında, denizinde, fezasındaki yıldızlar ise; muti neferler, muntazam sefineler, hârika tayyareler, acaib lâmbalar gibi vaziyetiyle, Senin saltanat-ı Ulûhiyetinin şaşasını gösteriyorlar. Ve o ordunun efradından bir yıldız olan Güneşimizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet ve ihtariyle, Güneşin sair arkadaşları olan yıldızların bir kısmı Âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâki olan âlemlerin Güneşleridirler... Ey Vâcibül-Vücûd! Ey Vâhid-i Ehad! Bu hârika yıldızlar, bu acib Güneşler, Aylar; Senin mülkünde, Senin semâvâtında, Senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve Senin idare ve tedbirin ile teshîr ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecram-ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Hâlika tesbih ederler; tekbir ederler; lisan-ı hal ile Sübhanâllah, Allahu Ekber derler. Ben dahi onların bütün tesbihatiyle Seni takdis ederim. Devam edecek