Bu acib asrın hayat-ı dünyeviyeyi ağırlaştırması ve yaşama şeraitini ağırlaştırıp çoğaltması ve hâcât-ı gayr-ı zaruriyeyi, görenekle, tiryaki ve mübtelâ etmekle hâcât-ı zaruriye derecesine getirmesiyle, hayatı ve yaşamayı, herkesin her vakitte en büyük maksad ve gayesi yapmıştır. Onunla hayat-ı diniye ve ebediye ve uhreviyeye karşı ya sed çeker veya ikinci, üçüncü derecede bırakır. Bu hatanın cezası olarak öyle dehşetli tokat yedi ki, dünyayı başına Cehennem eyledi. İşte bu dehşetli musibette, ehl-i diyanet dahi büyük bir vartaya düşüyorlar ve kısmen anlamıyorlar. Ezcümle, gördüm ki; ehl-i diyanet, ehl-i takva bir kısım zatlar, bizimle gayet ciddi alâkadarlık peyda ettiler. O bir iki zatta gördüm ki; diyaneti ister ve yapmasını sever, ta ki hayat-ı dünyeviyesinde muvaffak olabilsin, işi rastgelsin. Hattâ tarikatı keşf ve keramet için ister. Demek âhiret arzusunu ve dinî vezâifin uhrevî meyvelerini, dünya hayatına bir dirsek, bir basamak gibi yapıyor. Bilmiyor ki saadet-i uhreviye gibi saadet-i dünyeviyeye dahi medar olan hakaik-i diniyenin fevaid-i dünyeviyesi yalnız tercih edici ve teşvik edici derecesinde olabilir. Eğer illet derecesine çıksa ve o amel-i hayrın yapılmasındaki maksad o faide olsa, o ameli ibtal eder; lâakal ihlâsı kırılır, sevabı kaçar. Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın belâ ve vebasından ve zulüm ve zulümatından en mücerreb bir kurtarıcı Risâle-i Nurun mizanları ve müvazeneleriyle neşrettiği nur olduğuna kırk bin şahid vardır. Demek Risale-i Nurun dairesine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavidir. Evet, bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, ehl-i İslâma da bilerek tercih ettirdi. Hem, bin üçyüz otuz dört tarihinde başlayıp öyle bir rejim ehl-i iman içine sokuldu. Evet cifr ve ebced hesabiyle binüçyüzotuz üç veya dört ederek, aynı vakitte eski harb-i umumide İslâmiyet düşmanları galebe çalmakla muahede şartını, dünyayı dine tercih rejiminin mebdeine tevafuk ediyor. İki üç sene sonra bilfiil neticeleri görüldü. * * * ÜSTAD BEDİÜZZAMANIN İKİNCİ DÜNYA HARBİ ESNASINDA YAZDIĞI MÜHİM BİR MEKTUB Şiddet-i şefkat ve rikkatten ve bu kışın şiddetli soğuğiyle beraber mânevi ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde, kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükafat vardır ki, o müsibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye, masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor. Üç dört aydır ki dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken, Avrupa ve Rusyadaki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevi ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyleki: O musibet-i semaviden, zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun, şehid hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı mâneviyeleri, o musibeti hiçe indirir. Onbeşden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünki, âhir zamanda madem fetret derecesinde din ve Din-i Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâma bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hazret-i İsanın (A.S.) din-i hakikisi hükmedecek. İslâmiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi fetret gibi karanlıkta kalan Hazret-i İsaya mensub Hıristiyanların mazlumlarının çektikleri felâket, onlar hakkında bir nevi şehadettir denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibet-zedeler, fakir ve zaifler, müstebid büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar; elbette o musibet, onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber yüz derece onlara kârdır, diye hakikattan haber aldım. Cenab-ı Erhamürrâhimîne hadsiz şükrettim ve o elîm elemden ve şefkatten teselli buldum. Eğer o felâketi gören, zâlimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insi şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adâlet-i Rabbaniyedir. Devam Edecek