Bediüzzaman, Vanda bulunduğu zamanlarda, vali Tahir Paşa ile bazı gazetelerden havadis okurdu. Bilhassa İslamiyeti alakadar eden hususlara dikkat ederdi. Vandaki ikameti esnasında, Alem-i İslamın vaziyetini bir derece öğrenmiş bulunuyordu. Bir gün Tahir Paşa bir gazetede şu müthiş haberi ona göstermişti. Haber şu idi: İngiliz Meclis-i Mebusanında Müstemlekât Nâzırı, elinde Kuran-ı Kerimi göstererek söylediği bir nutukta: Bu Kuran, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kuranı onların elinden kaldırmalıyız; yahut Müslümanları Kurandan soğutmalıyız, diye hitabede bulunmuş. İşte bu müthiş haber, onda tarifin fevkinde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letaifi uyanık ve ilim, irfan, ihlâs, cesaret ve şecaat gibi hârika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzamanın, bu havadis üzerine: Kuranın sönmez ve söndürülemez manevi bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim! diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu saikle çalışır. (Haşiye). Bediüzzaman; Şarki Anadoluda Medresetüzzehra namında bir darülfûnun açmak, ya Vanda veyahut da Diyarbakırda dârülfünun derecesinde bir medrese tesisine çalışmak için İstanbula geldi. İstanbula gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti: Şarkın yalçın kayalıklarından, bir ateşpâre-i zekâ, İstanbul âfâkında tulû etti. İstanbula gelmeden evvel bir gün Tahir Paşa: Şark ulemasını ilzam ediyorsun, fakat İstanbula gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin? demişti. İstanbula gelir gelmez ulemayı münazaraya davet etti. Bunun üzerine İstanbuldaki meşhur âlimler grup grup ziyarete gelip sualler soruyorlar ve o hepsinin de cevaplarını sahih olarak veriyordu. Bundan maksadı, Şarki Anadoludaki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celbetmekti. Yoksa Molla Said, katiyen hodfüruşluğu sevmezdi. Her türlü gösteriş ve alâyişten müberra olarak hareket ederdi. İlim, cesaret, hafıza ve zeka itibariyle pek harika idi. Aynı derecede belki daha ziyade olarak halis ve muhlis idi. Tasannû ve tekellüften katiyen hoşlanmazdı. İstanbuldaki ikametgahının kapısında şöyle bir levha asılı idi: BURADA HER MÜŞKÜL HALLEDİLİR; HER SUALE CEVAP VERİLİR, FAKAT SUAL SORULMAZ. (Haşiye). İstanbulda grup grup gelen ulemanın suallerini cevaplandırıyordu. Genç yaşında böyle bilaistisna bütün suallere cevap vermesi ve gayet mukni ve beliğ ifade ve hârika hal ve tavırlariyle, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu. Ve Bediüzzaman ünvanına bihakkın layık görüyorlar ve bu fevkalade zatı, bir nadire-i hilkat olarak tavsif ediyorlardı. Hatta bu zamanlarda Mısır Cami-ül Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahit Efendi İstanbula bir seyahat için geldiğinde; Kürdistanın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbulda bulunan Bediüzzaman Said Nursiyi ilzam edemeyen İstanbul uleması, Şeyh Bahitden bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahit de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya camiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telakki eden Şeyh Bahit Efendi, yanında ulema hazır bulunduğu halde Bediüzzamana hitaben: Yâni: Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir? der. Şeyh Bahit Efendinin bu sualden maksadı; Bediüzzamanın şek olmayan bir bahr-i umman gibi ilmini ve ateşpare-i zekâsını tecrübe etmek değil, belki, zaman-ı istikbale ait şiddet-i hatasını ve idare-i alemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzamanın verdiği cevap şu oldu: Yâni Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak. Bu cevaba karşı Şeyh Bahit Hazretleri: Bu gençle münazara edilmez, ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzamana hasdır demiştir. Devam edecek...