Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlikımız var, bizim için gurbet olamaz; madem o var, bizim için her şey var; madem o var, melâikeleri de var. Öyle ise bu dünya boş değil, hâli dağlar, boş sahralar Cenab-ı Hakkın ibâdiyle taşı da ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer; lisan-ı hal ile bizim ile konuşabilirler ve eğlendirirler. Evet bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük kitab-ı âlemin harfleri sayısınca vücuduna şehadet eden ve ziruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inayet olabilen cihazatı ve matûmatı ve nimetleri adedince rahmetini gösteren deliller, şahitler; bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlikımızın, Sâniimizin, Hâmimizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da, ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır. YİRMİSEKİZİNCİ MEKTUBUN ÜÇÜNCÜ MESELESİNİN TETİMMESİ OLABİLİR KÜÇÜK VE HUSUSİ BİR MEKTUPTUR Ahiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Hüsrev Efendi ve Refet Bey. Sözler namındaki envâr-ı Kurâniyyede üç keramet-i Kurâniyyeyi hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise: Birincisi: Telifinde fevkalâde sühûlet ve sürattir. Hattâ beş parça olan On Dokuzuncu Mektub iki üç günde ve her günde üç dört saat zarfında mecmuu on iki saat eder- kitabsız, dağda, bağda telif edildi. Otuzuncu Söz; hastalıklı bir zamanda, beş altı saatte telif edildi. Yirmi Sekizinci Söz olan Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleymanın Dere Bahçesinde telif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sürate hayrette kaldık. Ve hâkeza Telifinde bu keramet-i Kuraniyye olduğu gibi İkincisi: Yazmasında dahi fevakalâde bir sühulet, bir iştiyak ve usanmamak var. Şu zamanda ruhlara, akıllara usanç veren çok esbab içinde, bu "Söz"lerden biri çıkar; birden çok yerlerde kemal-i iştiyakla yazılmaya başlanıyor. Mühim meşgaleler içinde, onlar her şeye tercih ediliyor. Ve hâkeza Üçüncü Keramet-i Kuraniyye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor. İşte siz dahi, dördüncü bir Keramet-i Kurâniyyeyi isbat ettiniz. Hüsrev gibi, kendine tenbel diyen ve beş senedir Sözleri işittiği halde yazmaya cidden tenbellik edip başlamıyan bir kardeşimiz, bir ayda on dört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şüphesiz dördüncü bir keramet-i esrâr-ı Kurâniyyedir. Hususan Otuzüçüncü Mektub olan Otuzüç Pencerelerin kıymeti tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış. Evet o risale, Marifetullah ve İman-ı Billâh için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnız baştaki pencereler gayet icmal ve ihtisar ile gidilmiştir; fakat gittikçe inkişaf eder; daha ziyade parlar. Zaten sair telifata muhalif olarak ekser Sözlerin başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür eder. Yirmisekizinci Mektubun Yedinci Meselesi Şu mesele Yedi İşarettir. Evvelâ tahdis-i nimet suretinde birkaç sırr-ı inayeti izhar eden Yedi Sebebi beyan ederiz. Biinci Sebeb: Eski Harb-i Umumiden evvel ve evâilinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti; dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: Ana, korkma! Cenab-ı Hakkın emridir; O rahimdir ve hakimdir Birden o hâlette iken, baktım ki mühim bir zat, bana âmirane diyor ki: İcaz-ı Kurânı beyan et. Uyandım, anladım ki bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılabtan sonra, Kuran etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kuran kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kurana hücum edilecek; icazı Onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu icazın bir nevinin şu zamanda izharına -haddimin fevkinde olarak- benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.
Devam Edecek