Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

“ONARICI ADALET ANLAYIŞIMIZ ÇERÇEVESİNDE MAĞDURA TANINAN HAKLAR..!?”

Evet, sevgili okurlar.

Bilindiği gibi son günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından kamuoyuna duyurulan “Hukuk reformunu başlatıyoruz” beyanı gerçekten çok ümit vericidir...

Çünkü yıllardan beri her gün biraz daha çürümüşlüğe, kokuşmuşluğa yüz tutan bir sistemle devlet yönetiliyor.

Hem de halkın nefretine rağmen…

Görünen o ki iktidar bu hususta büyük bir çaresizlik ve çıkmaz içerisinde kalmış ki çıkış yolunu arıyor...

Çürümüşlükle mücadele etme yöntemlerini arıyor...

 “Artık yeter” diyor..

Onun içindir ki Cumhurbaşkanı, ülkemizin üç ana gerçeğini inceleyip hızlı reforma ihtiyaç olduğunu söylüyor..

Ekonomi, hukuk ve demokrasi reformu…

Bu kavramların incelenmesi, topluma müjdedir...

Toplum büyük bir merakla beklenti içerisine girdi; “somut adımların” atılmasına ilişkin!.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül dün bu meyanda açıklama yaptı...

Gül’ün “hukuk reformuna” yönelik aktardıkları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediklerinin bir nevi takviyesi oldu.

Anlaşılan şudur ki, hükümet bu hususta bir hayli kararlıdır...

Vazgeçilmez bir yola girmiştir...

Çünkü gerek devlet başkanı Sayın Erdoğan olsun ve gerek Adalet Bakanı Sayın Abdülhamit Gül Beyefendi olsun…

Millete verilen bu açıklayıcı sözler ve bu kararlılığı milletimiz onaylanmış bir belge olarak kabul ediyor.

Zira yıllardan beri çürümüşlüğe yüz tutmuş bir sistem var.

Adı ne olursa olsun.

İster cumhuriyet olsun.

İster demokrasi olsun.

Her ne olursa olsun.

Söylemlerinden daha fazla uygulamaya geçmek gerekir ve halk da o beklenti içerisindedir.

Ancak, ikmale gelen sorular silsilesi da yok değil..

Var...

Yazının içerisinde oluşan ve cevap istenilen soruları burada acizane kaydediyoruz...

Gerek Sayın Erdoğan’ın zat-ı devletlerine ve gerekse Adalet Bakanı Sayın Gül’e, buradan sunuyoruz.

Yani, kamuoyuna açıklanan söylemlere cevap niteliğinde bazı açıklamalar bekleniyor.

Şöyle ki...

Adalet Bakanı sayın Gül, adalet sisteminin güçsüzü koruyabildiği ölçüde, mağdurun ve mazlumun gözyaşını silebildiği ölçüde kendinden söz edebilir diyor.. Ve ekliyor;

“Onarıcı adalet anlayışımız çerçevesinde sanık-mağdur dengesini koruyarak mağdura tanınan hakları daha da geliştiriyoruz..”

İfade çok güzel bir ifade…

Başta da söylediğimiz gibi kamuoyu bunu bir müjde olarak kabul ediyor ve büyük bir sabırsızlıkla, somuta ermesini bekliyor.

Şuna dikkat çekmek istiyorum..

“Mağduriyet” derken, nasıl bir açılım olacak?

Çünkü “Mağduriyetin” birçok çeşidi vardır.

Bize göre en büyük mağduriyet ve en büyük mağdurlar, önemli devlet dairelerinde bürokratik engellere takılarak aylarca hatta senelerce bekleyen, vatandaşların, yatırımcıların hal-i pür melalidir...

Kangrenleşen birçok vaka bulunuyor...

Örneğin; mağdurların mağduriyetini göz önünde tutma hali, içtimai hayat gerçekleri içerisinde bazı resmi daireler veyahut kurumlaşmış bazı STK ve OSB’lerdeki vatandaşlara yapılan uygulamalarla, tabiri caizse adeta vatandaşlar “k….” yiyor.

Şöyle ki;

Yargıda yıllar yılı beklenen adalet uygulaması çok büyük gecikmelere tabidir...

Oysaki adaletin teknolojisine göre geciken adalet, adalet değildir.

Bu ifade slogan haline gelmiş bir gerçektir.

Hatta yıllar yılı gecikerek karara bağlanmayan dosyaların mağdurları anayasa mahkemesine başvurduğunda, tıkır tıkır tazminatlarını alıyor.

Bu tazminatlar az öz bir şey değildir.

Nihayetinde devletin kasasından çıkıyor.

Yazık değil mi?

Acaba burada mağdura tanınan hakların geliştirilmesi ifadesi nerede kalıyor?

Bu bir.

İkincisi; “Yargı’daki” tarafgirlik..

Bazı iş mahkemelerinin ne kadar yanlı davrandıklarını daha önce yazmıştık.

“işçi kutsaldır(!) kutsal bir nesne olduğu için haklıdır, ne yaparsa hep mağdurdur...

İşveren ise zalimdir(!) insafsızdır, işçinin hakkını yiyor..”

Ve daha nice, yaftalarla, tanıkların yanıltıcı beyanlarıyla resmiyet kazanmış evrak-ı müsbite denilen kanıtlayıcı resmi belgelerin çürütülmeye çalışılması handikabı!..

Sebepsiz zenginleşme meydana geliyor..

Vaziyet rant sektörü haline geliyor...

Hukuku “ayaklar” altına alan bu rant sektöründe en çok faydalanan bazı baroların bünyesindeki bazı avukatlardır.

Onların yaptığı iğrenç yalanlarla davalar rahatlıkla kazanılabiliyor.

Aslında mağdur olan işverendir.

Ancak çapulcu bir anlayışla yargıyı yanıltma ustalığıyla(!) böyle şeyler yapılıyor.

Her ne kadar son zamanlarda Yargıtay, bu tür oyunların farkına varmış ve yerel mahkemelerin verdiği kararları bozuyorsa da bize göre bu da yetersizdir...

Dahası.

Yine aynı bu paralelde özellikle Diyarbakır Barosu bünyesindeki bazı rantiyeci avukatların, büyük çapta işçi paralarını zimmetlerine geçirip ortadan kaybolmaları....

Haklarında açılan soruşturmalardan dolayı duruşmalara giremedikleri için, mahkeme hâkimlerini ikna yoluyla yanıltarak, yalandan mazeretler uyduruyorlar...

Mazeretlerine delil, rapor, belge sunmamalarına rağmen, yapılan itirazlara rağmen, o yargıçlar ne gariptir ki, davalı avukatların itirazlarını nazar-ı itibara almayarak bildiklerini okuyorlar...

Hele hele bir Avukat var ki KCK soruşturması dahil olmak üzere hakkında 56 tane soruşturma dosyası bulunuyor.

O rantiyeci avukatlara bir ölçüde prim veriliyor..

Bu da bir ders-i ibret değil midir?

Hukukun artık nasıl mağdurdan yana düzenleneceği söylenebiliyor?

Bakınız, sevgili dostlar.

Cumhurbaşkanımızın geçen seneden beri baro yasalarının değiştirilmesinden yana koymuş olduğu tavır, gerçekten şayan-ı memnuniyettir, şayan-ı dikkattir.

İşte bize göre adalet bu düşünceden fışkırıyor.

Yoksa bu yasalarla, iradesine sahip olamayan, karakteri çok düşük olan, kendilerini piyasaya hukukçu olarak lanse etmeye çalışan nice kirli zihniyetlere sahip bazı avukatlar hatta baro başkanlarının ayıpları ayyuka çıkmıştır.

Buna rağmen, bir türlü haklarında bir soruşturma açılmıyor.

Açılsa da deveden kulak bile değil.

Bu da müvekkillerin mağduriyetine sebep veren şımarıklıktır ve keyfiliktir.

Adalet Bakanlığının bunun üzerine gitmesi gerekir.

Bakınız, bir örnek haber vereyim.

“Baro Başkanı yüz hattan taciz etti”

Şanlıurfa’da stajyer avukat D.A. gönül ilişkisi yaşadığı Baro Başkanı Abdullah Öncel’den ayrılınca başına gelmeyen kalmadı.

Öncel, farklı numaralardan mesajlar atıp taciz etti.

D.A. her seferinde bu numaraları engelledi.

Ancak Öncel, bu süreçte 100’e yakın numara üzerinden tacizi sürdürdü.

Bir mesajında, “Param çok 100 kart aldım, engellesen de önüne geçemezsin” dedi.

D.A. takip edilince evini değiştirmek zorunda kaldı.

Öncel, D.A’yı stajyer avukat listesinden çıkardı ve baronun twitter hesabından da engelledi.”

İşte böylesine kepazeliklere hukukçu adı veriliyor.

Savunma erki dokunulmazlığı veriliyor.

Peki, bu da adaletin ve hukukun gereği midir?

Ne bu şımarıklık ve edepsizlik, sormazlar mı?

Alın size bir örnek daha.

Yıllardan beri bazı bakanlıkların mağdur köylü vatandaşların mera arazilerini hazine arazilerine çevirip, mera yasalarını hiçe sayarak istihdam adı altında bazı OSB’lere peşkeş ettirilmesine ne diyeceksiniz?

Yatırımcı iş çevrelerine o arsalar bedelsiz olarak satılması gerekirken, bilakis büyük meblağlı yüksek fiyatla satılıyor...

Ne hazindir ki, parasını ödemesine rağmen yatırımcı yıllarca “o arazinin” tapusunu alamıyor..

Hukuk ve adalet bunu nereye sığdırıyor?

Bakınız bir örnek vereyim..

Diyarbakır OSB Başkanlığı, 10 yıldan beridir, “hazine arazisidir” diye vatandaşa bedel karşılığında satmasına rağmen, hala da tapusunu verebilmiş değil..

Verecek gibi de gözükmüyorlar..

Zira zaman gösterdi ki o arazi hazine arazisi olmayıp, köylü vatandaşların tapulu arazisiymiş..

Skandal içerisinde skandal..

Şimdi, Diyarbakır OSB Başkanlığı nereden koşuyor sorusuna cevap aranıyor.

Çünkü, köylüler davacı olmuş, Yargıtay’da onları haklı görmüştür... OSB’nin işgal ettiği, hazine arazisidir dediği, yatırımcıya yüklü miktarda bedel karşılığı sattığı arazi, köylünündür “kararı” verildi..

İstimlak edilmesi gerekir..

Bakanlık tarafından köylülerin arazilerinin “bedelinin” ödenmesi lazımken, hala ödenmiş değil...

Ödenmediği için de, çifte mağduriyet oluştu..

Bir tarafta yüksek miktarda arazi bedeli ödeyip “yatırım yapan” yatırımcı, fabrikasını inşa ettiği arazinin tapusunu alamıyor..

Bir tarafta, OSB’nin “hazine arazisidir” diyerek işgal ettiği, köylünün arazisinin, istimlak bedelini ödemiyor?

Vaziyete kim ne der?

Buna ister Adalet Bakanı Sayın Gül olsun, ister Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Mustafa Varank olsun...

Ne cevap verirler..

Vaziyeti, hukukun neresine yerleştirirler?

En derin saygı ve sevgilerimle.