İÇ DÜŞMAN İLE DIŞ DÜŞMAN ARASINDAKİ FARK!? (III)
Sohbet serimiz, devam ediyor.. Dün buradan ifade etmeye çalıştığım, Cumhuriyet öncesi ve sonrasındaki gelişmeler dahil; hadiseler tarih yönünde ders-i ibret, içermektedir.. Boşuna söylenmiş söz değil; “tarihini bilmeyen, geleceğini kestiremez.” Türkiye, bu vecize ifadenin, ne yazık ki fersah fersah uzağında kalmaktadır.. Çünkü, ne dün ve ne de bugün “alınan bir ders-i ibretlik” yok.. Bilakis, balık hafızası gibi atılan oltaya geliniyor…
***
Ne demiştik; “iç düşmanlar” dış düşmanlardan daha tehlikeli, azgın, tahribat üretici, şeytana bile pabucunu ters giydiren, zihniyete sahip olan münafıkların, dün olduğu gibi bugün de varlıkları tartışılamaz ve inkar edilemezdir.. Ve bu münafıkların varlık gösterdiği, kendilerine alan bulundukları yer ise “Devlet Kurumlarıdır..” Ki bu da devletin ve iktidarların ortaya koyduğu politikadan ibarettir..
Tarihe projektör tutar isek, öyle inanıyoruz ki bunların arasında başrol oynayan şahsiyet İsmet İnönü’dür.. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra devlet idaresini gerek Başbakanlık döneminde olsun, gerekse de Cumhurbaşkanlığı döneminde olsun, İsmet İnönü “tarihin hiçbir şekilde affetmeyeceği” birçok olayın, kayıpların altında imzasının bulunduğu tartışılmazdır…
Bir örnek vermek gerekirse; İnönü’nün 1840’lı yıllardan beri Mısır’ı işgal eden emperyalist İngilizlerle, Fransızların en dehşet saçan ordu komutanlarından biri olan Churchill ile görüşmesi… Bakınız bu görüşmeyi, Suat Hayri Ürgüplü Başbakanlığı günlerinde şöyle anlatıyor.
“İnönü Kahire’ye gitti. Kahire’den döndükten sonra gayet iyi hatırlıyorum, hatırama yardım eden hadise şudur.
Ben en genç bakan olarak daima masada en uzakta oturmayı hürmeten tercih ederdim. İnönü, birden beni çağırdı ‘gel yanıma otur’ dedi. Yanına bir iskemle alıp oturdum, bana Kahire’de tuttuğu tutanakların bir kısmını verip sen yeni harfleri rahatça okuyabiliyorsun ve senin sesin de müsait bunları oku dedi.
Ben okudum, bitirdik. Bugünkü gibi hatırlarım, çünkü döndükten sonra evde bunları not ettim. İnönü Churchill ve Resuvat arasında 7 toplantı olmuştur. 11 toplantı hariciye nazırları olarak Numan Menemencioğlu Eden Hopkings ve Eksperler arasında olmuştur.”
***
Suat Hayri Ürgüplü devamla şöyle diyor..
İnönü o zaman bizden aldığı yetkiye göre harbe katılma kararı verdi, tarihini tespit etti, İnönü 1 Nisan tarihini teklif etmiş, ona karşı Churchill 1 Mart tarihini mukabil teklif olarak ileri sürmüş Resuvat araya girerek diyor ki 1 Nisan Amerika’da yoktur. Ama Avrupa’da bunu Hoisson’da (Nisan Balığı) diye telakki ederler.
Gelin şunun arasını bulalım, 15 Mart binaenaleyh harbe girmek kararını o günkü toplantıda herkesin ismini İnönü teker teker hitap ederek aldı.
Bunu meclise götürüp onay alacaktık, mareşal Fevzi Çakmak benim sağımda oturuyordu, ben İnönü ile mareşal Fevzi Çakmak arasında oturuyordum, onun bana verdiği dokümanları, belgeleri okuyor, vermediği zaman da dinliyordum.
Mareşal iki gün birisi sabah üç buçuğu, birisi dördü çeyrek geçeye kadar süren toplantı bittikten ve bu karar alındıktan sonra elini masaya vurdu ve dedi ki:
“Madem kararı aldınız, bundan sonra askerlerin konuşacağı mevzudur. Ordunun ne durumda olduğunu bakanlar kurulunun bilmesi arzu eder” diyerek ordunun vaziyetini anlattı. Cidden üzücü ve harbe girecek bir halde olmadığımız anlaşılıyordu.
Mareşal Fevzi Çakmak makbul bir teklif yaptı, “isterlerse ben Kahire’ye gideyim, isterlerse onlar bana gelsin konuşalım. Bize Adana konferansında vaat ettiklerini vermediler, bunları versinler hazırlanalım” dedi.
* * *
Sevgili dostlar.
İnönü, Başbakanlığı döneminde dahi tamamıyla devletin siyasetini İngiliz ordu komutanları ve birinci dünya savaşına, ikinci dünya savaşına kadar büyük rol oynayan, 1918’den, 1923’e kadar olup biten oyunların başoyuncusu meşhur Churchill’in siyaseti paralelinde hareket etmiştir.
İnönü’nün hiçbir zaman devlet adına, millet adına yapmış olduğu bir anlaşma olmamıştır.
Ülkeyi ve insanları batılılaştırma oyunlarıyla, İngiliz ordularının güçlerine güç katmıştır.
Bu da münafıkça satılmışlığın bir dik alasıdır.
İşte Türkiye tarih boyunca böyle arkadan vurulmuştur.
Yalan söylemeyen tarih kitapları bunları bize ifşa ederek, yazdırıyor.
Bu söylediklerim de Mustafa Müftüoğlu’nun “CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÖNEMLİ OLAYLAR” kitabının ikinci cildinin 110’uncu sayfasından alınmıştır.
* * *
Gel gelelim, günümüzde yaşanan hadiselere!
Hali hazırda, Türkiye’nin güncel meselelerinin başında, Gaziantep ve Mardin Derik’te meydana gelen trafik kazaları gelmektedir!
Bize göre kamuoyunun merak ettiği hususlardan birisi de bu trafik kazalarının rastgele trafik kazaları mıdır, yoksa bir tezgâhtan mı ibarettir?
Bir iki gün sabırla bu kazaları araştıracağız, sonuçları kamuoyuyla paylaşacağız..
Böylece işin sırrına vakıf olacağız…
Öyle inanıyorum ki bunlar Türkiye için büyük bir ders-i ibret olması gerekir.
Böylesine bir siyasetin ve böylesine bir sistemin, artık bu memleketi nereye götüreceği gerçekten merak konusudur…
Yüce Allah, yüce kitabı olan Kur’an-ı Kerim’de bu tür ibret derslerini anlatırken, musibetler geldikleri zaman, rastgele gelen musibetler değildir diye uyarıyor…
Birçok masum, günahsız insanlar da o musibetlerin içinde rahmet-i rahmana kavuşuyor olması, elbette ki inancımızın gereğidir.
Allah ölenlere rahmet ve mağfiretini ulaştırsın.
Yaralılara acil şifalar dileğiyle, ölenlerin yakınlarına ve tüm Türkiye’mize başsağlığı diliyoruz.
***
Sevgili okurlar…
Bakınız, Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, Maide suresinin 32. Ayetinde mealen şöyle buyuruyor;
“Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap’ta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir.”
***
İşte bu ayetin derin ve kutsal sırrına bakılırsa, can kulağıyla ayetin ne söylediğini özenerek dinlersek, toplumsal olarak bize çok ders-i ibret vermektedir..
Bir insanın ölümünün tüm insanlığı öldürme halini hatırlatırken, gerek kaza olsun, gerek hatalı ve kusurlu öldürmeler olsun ve gerekse de kasıtlı olsun…
Bir insanın ölümü, tüm insanlığın ölümü gibi sayılıyorsa ki öyledir.
Hala da sistem bunu önlemek için, bunun önünü almak için radikal bir tedbir almıyor…
En önemlisi de Kur’anın bu sesine kulak vermesi gerekmiyor mu?
Ama nerde?
Dile kolay.
Bir günde iki trafik kazası yüzünden 40’tan fazla insanımızı kaybettik… Bir o kadar kişi de yaralı..
Bir o kadar da ailelerin üzüntüleri ve ocaklarına düşen kor ateşi..
Bize göre, yaşananlar rastgele olaylar değildir.
Devlet bunların önlenmesi için, ölümleri azaltmak için Bakara suresinin 178. Ayetinde yüce mealine iradesine almalı..
Bakın ne diyor, 178. ayetin yüce meali..
“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.”
***
Kısas, aynıyla karşılık vermek demektir. İslâm hukukunda ise kasten ve haksız yere bir kimsenin canına kıyma ya da bedenine veya uzvuna zarar verme suçlarını işleyen kimselerin, verdikleri zararın aynıyla cezalandırılmaları gerekir.. Bu âyette kısas, “cana can” kuralını ifade etmektedir. Mâide sûresinin 45. âyeti, kısasa tabi suçları topluca belirtmektedir. İlgili şahsın vazgeçmesi hâlinde, kısas diyete dönüşür. Hıristiyanlıkta adam öldürenin affedilmesi; Yahudilikte ise, mutlaka kısasa tabi tutulması esastı. İslâm, diyet uygulaması ile orta yolu getirmiş oldu.
Maktulün yakınları tarafından katil affedilebilir veyahut diyetini alabilir veyahut da kısasa kısas olarak katilin de öldürülmesini isteyebilir.
İslam hukuku bunu gerektiriyor ve bu uygulandığı takdirde suçlar kesinlikle kökten yok olur.
Kökten yok olmasa bile çok azalır.
Ama kurulan sistem, “millet birbirini yesin, suçlar çoğalsın, suçlar ne kadar çoğalırsa o kadar rant da çoğalır” anlayışıyla yola çıkmıştır.
İşte bu anlayış hiçbir zaman suçları azaltamaz.
Yalandan, dolandan kendine bir şeyler biçen siyaset dünyası, nereye giderse gitsin, bu memleketin insanları artık yanıltılamaz, kandırılamaz.
* * *
Evet, sevgili okurlar. Bu günlük yazımız bu kadar diyelim.
“İÇ DÜŞMAN İLE DIŞ DÜŞMAN ARASINDAKİ FARK!?” başlıklı yazı serimiz devam edecektir.
En derin saygı ve sevgilerimle.