Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

İŞLER HİÇ DE İYİ GİTMİYOR!? (II)

Evet, sevgili okurlar.

İŞLER HİÇ DE İYİ GİTMİYOR” başlıklı yazı serimize bugün de devam ediyoruz.

Deveye sormuşlar; “Boynun neden eğridir?” diye...

Deve de demiş ki; “Nerem doğru ki?

Medeniyet çağında yaşayan bir Türkiye, ne yazık ki bir türlü milletini hedefine ulaştıramıyor.

Milletin hedeflediği beklentilere cevap veremiyor...

Her şeyden evvel toplumsal huzurun gerçeği söz konusudur.

Eğer bir ülkede toplumsal huzur yoksa o ülkede ne demokrasiden bahsedilebilir, ne hukuktan bahsedilebilir, ne insanlıktan bahsedilebilir ve ne de İslamiyet’ten...

Bilindiği üzre yüce İslam dini, her şeyden evvel Kur’an demektir.

Kur’an’ın diğer ismi “Hüccetüllahi’l baliğadır.

Yani kâinatta varlıklar ve canlılar içerisinde Allah’ın baliğ (açıklayıcı) bir din gerçeğidir...

O da hak din olan İslam’dır.

İslam’ın da Kur’ansız yaşayabilme şansı yoktur.

Çünkü Kur’an hükümleri gerçekleştirilmeden soyut bir İslam’ın varlığı söz konusu olamaz.

Bu itibarla eğer toplumsal bir huzur, toplumsal bir barış, toplumsal bir refah aranıyorsa Kur’an gerçeğini topluma enjekte etmek gerekir.

Aksi takdirde hiçbir şey ama hiçbir şey ne sağlam olabilir, ne gerçek olabilir, bugünkü tanımla ne de demokrasiden bahsedilebilinir...

Bakınız, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in “Nahl” suresinin 44. Ayeti mealen şöyle buyuruyor;

“(O Peygamberleri) apaçık mucizelerle ve sayfalarla/kitaplarla (gönderdik). Ve biz sana da bu uyarıcı kitabı indirdik ki kendilerine indirilen (ayetler)i insanlara açıklayasın ve belki onlar da bu sayede düşünürler.”

Başta insanlar olmak üzere tüm kâinatı yoktan var eden yüce kudretin ilahi hükümleriyle, insanlık ancak yönetilebilinir...

Küresel dünyada insanlar, ilahi gerçeklerle huzuru, güveni, istikrarı, birliği, dirliği elde edebilir...

Eski asırlardan beri bizden önceki yaşayan insanlar da hep bu minvalde mücadele vermişlerdir...

Bu büyük mücadelenin başını çeken de, Peygamberler silsilesi olmuştur.

Ve o Peygamberler silsilesinin son altın halkası da Hz. Muhammed (S.A.V)’dir..

Onun getirdikleridir...

Bugün “muasır medeniyet” adı altında insanları kandırıp, politikanın yalan dolan oyunlarıyla toplumları sömüren rejimler ve sistemler ne zamana kadar yaşayacaktır?

Onu bilemiyoruz.

Ama toplumlar bu şekilde uzun ömürlü olamazlar.

Ve yönetenler de kendilerini Kur’an dışı mezalimlerin varlığından da soyutlayamazlar.

Bugünkü yazımızın başlığında ifade ettiğimiz gibi..

Türkiye’mizde, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, özellikle de Diyarbakır’ımızda “İŞLER HİÇ DE İYİ GİTMİYOR...”

Bu başlığı da, muhtevasını da, rastgele burada dillendirmiyoruz..

Başta dedik ya;

Deveden “boynunun eğriliği” sorulmuş...

O da; “nerem doğru ki?” demiş.

İlahsız, dayanaksız, mesnetsiz yasalar, hiçbir zaman hukuku temsil edemez...

Hukuk mefhumundan da anlaşıldığı gibi dünya hukuk literatüründen de sorulsa onlar da elbette ki bunu onaylayacaklardır.

Türkiye’nin neresinde hukuktan bahsedebiliriz, bilemiyorum?

Bakınız, mevcut anayasanın ki o anayasanın da kökeni, dayanak noktası, yüz-yüz on yıl öncesine dayanmaktadır.

O da tümüyle darbeci İttihat Terakki partinin oluşmasıyla başlamış, tarihi cihanşümul bir devleti yok etmiştir...

İslam dünyasının büyük coğrafyasını kendi aralarında bölüştürmüş bir haçlı hegemonyanın sonucu itibariyle mevcut, bizi yöneten yasalar oluşmuştur...

Her şey, darbeci bir anayasanın mahsulü oldu...

Bunu, hiç kimse unutmasın.

Darbeler, hiçbir zaman toplumunu sömürgecilikten kurtarıp, topluma huzur sağlayan namuslu bir oluşumdan ibaret değildir.

Darbeler, tümüyle bir milletin varlığına kast etmektir...

Zorbalıktır...

Dış mihrakların nam-ı hesabına, mevcut milli bir siyasi yönetimi alaşağı etmektir...

Haçlıların, Siyonistlerin, masonik derin mahfelerin kaynağından nebean eden, namussuzca ve zorbaca devletleri ele geçiren birer hıyanet şebekelerinin, on yılda bir tezahürüdür!...

Bu itibarla yukarıda belirttiğim gibi;

Darbelerden oluşan bir sistem, bir anayasa ve bu şekildeki uygulamaları hiçbir zaman toplumun beklediği refahı, huzuru, barışı getirebilmiş değildir..

Ülkeyi ve milleti, kargaşadan, terörden arındıramamıştır...

Bilakis azdırmıştır...

Toplumu, inancından ve Kur’anından uzaklaştıran olmuştur...

Darbeler ürünü olan sistemler, hiçbir zaman hukuksal değildir.

Yasaları da varsa o yasalar da aynı anayasanın içinden nebean etmiştir...

Kendi ve kendini var edebilme adına; “libas” yapmıştır o yasaları ve yönetim biçimini!

Ne yazık ki, bu işleyişe de demokrasi deniliyor.

Oysaki demokrasi de aynı manayı taşıyor.

Bunu halk diliyle adlandırırsak, “haktan, hukuktan, huzurdan, maslahattan uzak çapulcu ve vurguncu bir anlayışın sonucu mudur acaba” diye bir soru akla gelmiyor değil!.

Yıllardan beri, yani 1950’li yıllardan günümüze dek aynı anayasa, aynı yasalar, sözde hukuka dayandırılmış mevzuatlar, kanunlarla Türkiye yönetilmek istenmişse de hiçbir zaman huzur bulamamıştır.

Oldukça toplumsal bir kargaşa söz konusudur.

Gelen giden hiçbir hükümet bunlara dur diyememiştir.

Demek ki uygulama şekilleri sağlam dayanaklara dayandırılmamaktadır.

Mesnetsiz, rastgele batılı hakka çevirme çabasıdır.

O da mevzuatlara aykırıdır.

İnsan temel hak ve özgürlük gerçeği bunu kabul edemez.

* * *

Allah aşkına şu CHP’nin oluşum tarihine bir göz atalım.

Bunun kaynağı nereden geliyor, mesnedi nedir?

CHP’nin oluşum projesi İngilizlerin midir, Fransızların mıdır veya Siyonistlerin midir?

Bu soruya kimse cevap veremiyor..

Çünkü ne yerlidir ve ne de millidir!...

Vesayetçi anlayışının ürünü yasaların hiçbiri, toplumun manevi değerleriyle örtüşmüyor...

İnsan temel hak ve özgürlüklere uygun olmamakla beraber, hep “vesayeti” kutsallaştırmıştır...

Ama havasını almışlar.

Onun için, gelin CHP’den vazgeçelim.

Ama diyeceksiniz ki al birini vur ötekine...

Ya muhafazakar geçinenler ne alemde?

Demokrat geçinen, Doğru Yolcusundan tutun da, ANAP’ına kadar... Ak parti demiyorum..

Ama AKP’lisi dâhil...

Hepsi ama hepsi CHP’nin liberal demokrasisinin gölgesine sığınmışlardır...

Bu minvalde, milleti yönetmeye çalışmışlardır...

Toplumun günlük yaşam hali, kültürsüzlüğünden tutun da dinden uzaklaştırılmasına kadar....

Ekonomiksel sıkıntıları, ahlaki çöküşleri ki aile çürümüşlüğüne kadar....

Tüm sosyal dengeler her gün biraz daha alt üst olmaktadır...

Kasap et derdinde, koyun can derdinde” misaliyle yola çıkarsak, tablo iç açıcı değil...

Millet nereden yürüyor, benim politika şeklim nereden yürüyor gerçeğine baktığımızda, akla ziyan bir gidişat var!?

Tüm bu soruların ana muhtevası, elbette ki toplumsal sorunların varlık silsilesidir...

Ama ne sorunlara çözüm var, ne de soruları yanıtlayabilen var...

CHP’nin bu memleketin başına getirdiklerini, elin gâvuru getirmemiştir...

İnsanlık haysiyet ve şerefine yakışmaz bir şekilde yerli ve milli olmamakla beraber ithal malı vesayetin ürünüdür CHP’nin anlayışı!.

Her politikacı ne yazık ki bunu kabullenmiştir ve başka isim değişikliğiyle aynı fermanı millete okutuyorlar.

Evet, sevgili okurlar.

Gerçekten söylenecek, yazılacak, kamuoyuyla paylaşılması gereken çok şeyler vardır.

Ama ne yazık ki ne zaman buna müsaittir, ne süreç, ne de mevcut yasalar.

Allah nasip ederse daha sizinle çok gerçekleri bu köşede paylaşacağız.

Gerçekleri anlatmak için birilerinin bam teline de basacağız.

Öyle bilinsin ki bu millet her şeyden evvel huzur ister, refah ister, mutluluk ister, ekonomi ister, teknoloji ister, her şeyin başında da ahlak ister.

Hem de İslam dininin gerçeklerinin topluma enjekte edilmesini ister.

Sistem bu topluma ne verirse versin, eğer Kur’an İslam’ıyla barışık değilse, sadra şifa verici değil, bilakis zehirleyicidir...

Bizden bu kadar.

Ama izin verirseniz, Yeni Akit Gazetesinin deneyimli kalem sahibi Abdurrahman Dilipak Hocanın dünkü yazısının bir iki bölümünü sizinle paylaşarak, yazıya nokta koyalım!...

Bizim geleneğimizde “makasid-i şeriye”nin gayesi maslahattır. Onun için “şeriatın kestiği parmak acımaz” denir. Şeriat meşruiyetin kaynağı olan hakikatin tesisi noktasında bu işin teminatı olan hukukun ikamesi ise maslahatın teminidir. Maslahat ise, insanın aklı ile vicdanını barıştıran, insanı insanla, insanı fıtrat ve tabiatla barıştıran, bunun neticesi olarak da insanı Allah ile barıştıran süreci ifade eder. Değilse insan Allah’la savaştadır. O zaman ve mekânda mal, can, namus, akıl, inanç ve nesil emniyeti olmaz. “Evamir-i aşere”(Kur’anda geçen on emir)deki masiyet aleni, yaygın ve tekraren işlenmeye başlar ki, işte o zaman vah o ulema, ümeraya, ilmiye, kalemiye, seyfiye ve onların peşinden gidip, onlara alkış dağıtanlara.

Şeytan işini biliyor. Hakikati ikiye bölmüş, yarısını birine yarısını ötekine vermiş. O iki kesim hakikatlerini birleştirmiyor ama Şeytan iki tarafa bölüştürdüğü yalanlarını birleştiriyor ve toplumun geri kalanını bununla oyalıyor. Her iki kesim de kendi gerçeklerini öne çıkartarak kendi yalanları ile ötekileri vurmaya çalışıyor. Sonunda bu oyundan kazançlı çıkan tek kişi var. O da Şeytan!

Siz 15 Temmuz darbe girişiminden habersiz olunduğuna inanıyor musunuz? Darbe olacağını cümle âlem biliyordu. Benim gördüğüm, hiçbir darbe ansızın olmadı bu memlekette. Adamlar davul çala çala geldiler ve hiçbir darbe de kâmil anlamda soruşturu(la)madı.”

En derin saygı ve sevgilerimle.