Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

KORONAVİRÜS VE POSTMODERN DÜNYA! (II)

Evet sevgili okurlar!

Bilindiği üzere dünkü sohbetimize başlık olarak “Korona virüs ve Postmodern Dünya” ifadesini kullanmış ve yazımızın son bölümünde de şöyle bir tespitte bulunmuştuk… Özellikle, İslam dünyasının "son iki yüzyıllık" zaman dilimi içerisinde yaşadıklarına dair!…

Şöyle ki…

"İslam dünyasını yıkıp viraneye çeviren dışarıdaki İslam düşmanları olan haçlı emperyalist İngilizler ile Fransızlar özellikle İslam’ın ana dayanak noktası olan iki ülkeyi hedef almışlardı...

Bu girişimler On sekizinci asrın başından başlamak üzere on dokuzuncu asrın ortalarına kadar devam etti..

Yani dıştan kurmuş oldukları planları aynı şekilde bu sefer İslam ülkelerinin göbeği durumunda olan Mısır ile İstanbul’un ortasına yerleştirdiler.."

***

Ve yazıya nokta koyarken, devamle şöyle demiştik…

“Mısır’ı ele geçirmek için önce içten piyonları satın aldılar, beslediler ve onların adına çalışan piyonlar, Camiül Ezher’in bünyesine Fransızlardan ve İngilizlerden oluşan gizli mason localarını, örgütlediler...

Böylece yavaş yavaş Mısır’ı ele geçirdikten sonra bu sefer İstanbul’a el attılar.

Niye İstanbul’a el attılar.

Zira İstanbul’da bütün İslam dünyasını yöneten Hilafet-i İslamiye vardı.

Halifelik vardı…

Tüm İslam ülkeleri oradan yönetiliyordu.

Aynı o şekilde İstanbul’u da Mısır gibi gizli Mason localarıyla donattılar..

Devletin bünyesine gizliden gizliye yine yerli satılmış piyon uşakların eliyle bu localar kendilerine yapı alanı oluşturdular...

Ve kısa sürede; devletin en namahrem kanallarına nüfuz ederek, yayıldılar...”

***

Örneğin; 1798 yılında Fransızlar, Napolyon Bonapart’ın kumandası altında Mısır’ı adeta işgal ettiler.

Ondan sonra da Napolyon bu işi yaparken bu kez İngilizler Mısır’a girdiler.

İngiliz’in de Başkumandanı Churcill ile başladı.

Yani tek kelimeyle diyebiliriz ki bu her iki devletin İslam’ı yok edebilme planları iki nokta üzerinde gerçekleştirildi.

Birisi Mısır, birisi de İstanbul…

Nitekim dünkü yazımızda da, kısm-i olarak bu noktaya dikkati çekmiştik…

Peki, ne demiştik?

Mısır’ın işgali tüm İslam dünyasının işgali demekti...

Siyasi ve askeri yollarla Mısır’la savaşmadılar.. Fiilen, sahada silahlı bir savaş yoktu.. Savaşı, kültürel ve inanç üzerinde gerçekleştirdiler.. Ve ana stratejileri, ilk hedef devletin "beyin takımını" oluşturan, liderler, alimler, ulemalar yetiştiren Camiül Ezher’in temeline girmekti.. Oraya nüfuz etmekti. Ki bunu başardılar… Ve mantar misali; Mason locaları aracılığıyla Camiül Ezher'de örgütlenip üreme gösterdiler…

Tabi bu her iki devletin, müştereken elde ettikleri başarı(!) kesinlikle Osmanlı’nın Mısır’a o tarihlerde Vali olarak atanan Mason Muhammed Ali Paşa'nın "taşeronluğuyla" sağlandı…

Muhammed Ali Paşa Osmanlı’nın valisi olmakla beraber, fiziksel görüntü olarak Müslüman, inançlı, muhafazakar ve İslam’ı savunabilen biri olarak, kendine görüntü veriyordu.. Onun için de, Sultan II. Mahmut tarafından, en doğru isim olarak, görülüp oraya atandı.

Ama çok kısa bir süreç içerisinde, "gerçek yüzü" ortaya çıktı.. Ali Paşa, ihanet ve hiyanet içerisinde, Osmanlı'nın varlığına "içten, içe düşman" kesilen en büyük millet ve vatan haini bir Paşa olarak ülkeyi yönetmeye başladı?..  Tek kelimeyle maşa!..

Osmanlı adına değil, tamamıyla İngilizlerin ve Fransızların nam-ı hesabına faaliyet gösterdi… Mısır halkını, kültürel olarak tümüyle İslam’dan çevirip, batılın ve küfrün "hegomonyası" altına aldı.. Böylece, Mısır'da "ümmet" diye bir kavram, bırakılmadı…

Mısır'da "istediklerini" alan Fransa ve İngiltere, bu kez "İslam ümmetinin" kalası olan İstanbul'a göz diktiler…  Çünkü, İstanbul bütün İslam Dünyası’nı temsil eden Hilafet-i İslamiye’nin bayraktarlığını üstlenen, Osmanlı'nın başkenti idi… Devlet ve milletin işgali; o devletin "ya başı ya da kalbini" ele geçirmek gerekir…

Nitekim Fransa ve İngiltere, Mısır'daki taktiği aynen İstanbul için devreye koydular.. İttihat Terakki Cemiyeti’nin piyon bazı paşalarını ele geçirerek gizliden gizliye derin mason localarını kurdular.

Ve böylelikle çok kısa bir süreç içerisinde İslam Dünyasını; "kavmiyetçilik ve ırkçılık" fitnesiyle birbirine düşürüp parçalayabildiler.

Yani, İslam’ın başını aldılar..

Ayak yalnız kaldı.

Hiç kuşkusuz ki, Mısır’daki "yıkımda" en büyük rol oynayan Muhammed Ali Paşa gibi, Osmanlı’da da aynı rolü oynayan yine Osmanlı’nın içinde oluşan, gelişen, büyüyen İttihat Terakki’ye mensup olan bazı subayların varlığı inkar edilemez.

Zira tarih bunu yazıyor.

Tek kelimeyle diyebiliriz ki; tüm bu olup bitenlerin, hatta bırakın yalnız Mısır ile Osmanlı’yı, İstanbul’u, Hint Yarımadası’na kadar İngiliz orduları uzandılar.. Ki, Hindistan Yarımadası’nı da ele geçirdiler..

İşte bu son iki yüz yıl içerisinde dolaşıp duran en büyük fitnenin arkasında, yani İslam Dünyasını yıkıp viraneye çeviren, hem de içten kültürel olarak, düşünce olarak, din olarak ele geçiren İngiliz fitnesi; ne yazık ki hala da kendini diri tutarak, aynı zihniyetin yolunda yürümektedir…

Her ne kadar şekli olarak, İslam ülkelerinde İslam görüntüsü söz konusu ise de, yani günde beş vakit ezan okunuyorsa da, cami cemaatler, Hac, Umre gibi İslami uygulamalar yapılıyorsa da kesinlikle bireyseldir, toplumsal değil…

İslam ülkelerinin temel dayanaklarına dayalı bir İslam mefhumunun varlığı yürürlükte olmamakla beraber yaşanmakta olan fiziksel görüntü bireyseldir…

Yani ciddi, milli, yerli ve ümmet noktasındaki gerçeklere dayalı değil.. Ki onun için de bugün İslam ülkelerinin varlığı da üç ana unsur üzerinde yönetiliyor.

Bunun başını çeken Türkiye’dir, Mısır’dır ve diğer Arap ülkeleridir.

Bunun da temel dayanağı kavmiyetçiliktir, unsuriyettir, yani milliyetçilik ve vatanperverliktir.

Resmiyetin hedefinde Kur’an ve İslamiyet yoktur.

Bu itibarla İslam dünyasının başına gelen bu zillet ve meskenet rastgele değildir.

Bu söylediklerimizin, yani emperyalist küfür dünyasının yıllardan beri insanların başına getirdiği, özellikle İslam dünyasının başına getirdiği mezalim, hukuksuzluk, insanlık dışı antidemokratik baskılar, Cenab-ı Allah’ın gayretine dokunmuş ki bugün “Korona Virüsünü” yer küresinin başına musalat etmiştir…

İşte Avrupa, işte ABD…

Tabi, küfür dünyasına boyun eğerek bütün benliğini, varlığını İslam’dan koparıp kendini onlara bağlayan İslam dünyası da, bundan payına düşeni almaktadır…

***

Zira yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Ali İmran Suresi’nin 140’ıncı ayeti şöyle diyor:

“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. Allah’ın gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye o günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz. Allah, zalimleri sevmez.”

Tabi, ayetin içerisinde geçen şu ifade, hayati bir ders içermektedir…

Der ki...

“Ve tilkel eyyamu nüdavilüha beynen nas..”

Yani Allah’ın adeti olarak böylesine günleri insanlar arasında değiştirerek bir zamanlar birisine ne gelirse başka zaman başka kavmin başına da geleceği bilinmelidir...

Bu Allahu Teala’nın zalim ile mazlum arasındaki değişim kanunudur… Hakla batılın birbirinden ayırt edilmesi kanunudur.

Buna Yüce Yaradanın değişmeyen "sünnetullah'ı" denir.

***

Hac Suresi’nin 40’ıncı ayeti ise şöyle buyuruyor:

“Onlar sırf "Rabbimiz Allah’tır" dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler -ki oralarda Allah’ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir.”

***

Sevgili dostlar!

Bu ayetin işareti ve derin anlamı aynı zamanda mefhumu muhalifi bize diyor ki; eğer yeryüzünde fesat ve bozgunculuğu çıkaran kavimlerin varlığı söz konusu ise illa ki onları yok etmek için onların karşısına bir gün Allah’ın gizli güçleri çıkacak ve o zalim güçleri yok edecektir" demektedir.

***

Bakınız, Yusuf Suresi’nin 111’inci ayeti diyor ki:

“Andolsun onların kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır. Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir; fakat o, kendinden öncekiler için onay, her şey için detaylı açıklama, iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”

İşte sizinle paylaştığımız bu ayetlerin yüce mealleri bugünkü yaşamakta olan insanlık için birer ibret dersleri olmalıdır.

En derin saygı ve sevgilerimizle…