Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

TERÖRLE MÜCADELE KAPSAMINDA DEVLETİN BÜYÜK İMTİHANLARI!?

Evet, sevgili okurlar.

Dünkü sohbet yazımızda sizinle paylaşmak istediğimiz önemli bazı gerçekleri bugünkü yazımızda da daha kapsamlı bir biçimde ele alıyoruz...

Malum, dünkü yazıya başlık olarak; “TERÖRLE MÜCADELE KAPSAMINDA DEVLETİN BÜYÜK İMKANLARI” ifadesini kullanmıştık..

Bugün ise son kelimeyi değiştirerek “imkân” yerine “imtihan” ifadesini kullanarak, sohbetimizi sürdüreceğiz...

Zira resmi dil olarak kullanılan bir deyim vardır...

“Devlet, Millet ve Vatan..”

Bu üç kavram, hep yaşaya gelmiştir.

Şöyle ki...

Devleti olmayan bir millet olamaz.

Milleti olmayan bir devlet olamaz.

Toprağı olmayan vatanın da ne devleti olabilir ne de milleti olabilir.

Ki vatansız yaşanılmaz...

Çünkü vatansızlık çok büyük bir imkânsızlıktır, kayıptır, yokluktur, perişanlıktır ve derbederliktir.

Allah kimseyi vatansız bırakmasın.

Tüm bunlara rağmen, vatanın da vatan olabilmesi için çok değerli devlet temsilcilerinin olması gerekir...

Onların himayeleri altında, koruma altına alınır...

Milletin yararı kapsamında her an için ve herkes için o vatanın bütünlüğünü koruması için devlet görevini üstlenenler, bunu şiar edinmelidirler,,

Onlar için, olmazsa olmaz; temel görevdir.

Yani devlete düştüğü gibi, millete de düşer.

Millete düştüğü gibi özellikle devletin görevlendirdiği kilit noktadaki görevlilere de düşer.

Zira o verilen görev “emaneti koruma” görevidir.

Ülke, millet, devlet, görevliler için birer emanettir.

Hatta ülke çapında bireyinden tut, toplumun her kesimine düşen en önemli görevlerden biridir emanete sahip çıkmak!.

Emanete hıyanetlik eden hiçbir zaman devlet adamı olamaz.

Hele hele sarhoş kafalarla hiç olmaz.

Devletin görevini omuzlarında taşıyor olması dahi onu kurtaramaz.

Mühim olan “adam” olmasıdır.

Hani kültürümüze mal olmuş bir söz var;

“Evladım evet, sen vali oldun ama adam olamadın...”

Evet, bu kavram çok kapsamlı bir kavramdır.

Toplumumuzun her kesimini kapsamına alabilir.

Anlam cihetinde geniş ve derin bir kapsam içermektedir!!.

Keza Vali demek kastıyla Valilik gibi kutsal bir makamı kastetmiyoruz.

Velev ki çoban da olsa evet çoban olabilir, ama hayvanlara bakarken görevini sadakatle yerine getirdiği zaman gerçek çoban olabilir.

Yoksa görevinde samimi olmayınca isim taşıyorsa da çobanlık kutsiyetini taşıyamaz.

İnsan her yere gelebilir, ama adam olma şekli apayrıdır.

Adam olma şekli; mutlaka teslimiyet içerisinde tevdi edilen görevlere sadık kalmak lazım, dürüst olmak lazım, samimi olmak lazım.

Kişisel çıkar peşine düşmemek lazım.

Eğer kişisel rant ön plana alınıp devletin vermiş olduğu görevin gölgesinde sebepsiz yere zengin olma şekli yaşanılıyor ve düşünülüyorsa, o zaman orada büyük yanlışlıklar söz konusudur...

Çark kirli dönüyor demektir...

Herkes “ah of” diyecek..

Ama iş işten geçmiş olur.

Zarar gören yine devlettir, millettir ve vatandır.

* * *

Bakınız, sevgili okurlar.

Dünkü yazımızda da ifade ettiğimiz gibi yıllar öncesinde 28 Şubat post modern darbe teşebbüsü devleti, meşruiyet kazanan hükümeti alaşağı edip Batı Çalışma Grubu adıyla bilinen bir hegemonya ortaya çıkmıştı...

Ve ne yazık ki o 28 Şubat post modern darbecileri “devlet terörle mücadele eder” derken, tam tersine terörle birliktelik içine girildi.

Teröristlerin yapamadıklarını, post modern darbe anlayışının gölgesinde, özellikle bölgemizde görev alanlar aynı o işi yapıyordu.

1996-1998 yılları arasında bu bölgede neler olmadı ki?

Evet, dünkü yazımda da üç örnek vermiştim.

Bugün bir örnek daha vereyim.

13 Temmuz 1997’de saat 14.00 sularında şirkete bir telefon geldi.

“Siirt Eruh Çayı önündeki askeri birlikteki şantiyeye kum taşıyan kamyonlarımız teröristler tarafından yakıldı.

Hem de Jandarma Karakolunun yakınında.

Jandarma müdahale etmedi.”

Gelen bu telefon sonrasında hemen şirketimizin yetkili ve etkili arkadaşları harekete geçtiler...

Ben dâhil olmak üzere karayoluyla derhal Siirt’e gittik.

Siirt’teki 70. Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı kışlasının inşaatını yapıyorduk.

Eruh Çayı’ndan kamyonlar ve kepçeler kum taşıyorlardı.

“Vay siz misiniz ki bu askeriyenin işini yapan!

Siirt gibi bir Kürt memleketinde askeri tugay kışlası yapıyorsunuz, biz de sizi çalıştırmayız” dercesine dağdan gelen üç tane terörist beş tane kamyonu güpegündüz ateşe verip yaktı...

Hem de saat 13.00 sularında.

Biz gittiğimizde kamyonlar hala alevler içerisinde yanıyordu?.

Bir baktık ki karşımızda tepede Jandarma Karakolu var.

Ki o karakol hala orada.

Tepe ile şantiye arasında yaya gidiş 500 metre gibi bir yakınlık.

Ama rampa olduğu için dolambaçlı gidersen 1,5 kilometre.

Biz 1,5 kilometreyi araçla gittik.

Karakolda kimse yok.

Bir uzman çavuş elinde hortum bahçeyi suluyor.

Sorduk, “Bak kamyonlar alevler içerisinde yanıyor, bu kamyonlar askeri birlik inşaatı için çalışıyor, siz niye görmediniz ve niye müdahale etmediniz?”

Omuzlarını silkeleyerek “Vallahi beyefendi kimse yok ki burada bilemiyoruz” dedi.

Bu cevapla yetinip geri döndük!.

Tabi kamyonlar küle döndü!

Bu olayı manşete taşıdık ertesi gün, resimleriyle beraber.

O dönemde, 7. Kolordu Komutanı Yaşar Büyükanıt idi.

Biz bunu yazdık diye bizi sorgulamaya tabi tuttu.

Bir şey yapamadı ama çok içerlendi.

“Siz askeriyeyle olay yerinin çok yakın olduğunu ve müdahale edilmedi diye yazdığınız için askeriyeyi küçük düşürmüşsünüz” diyerek, tehditler savurdu..

Yahudi dönmesiydi.

Peki, sormazlar mı bir Yahudi dönmesi TSK’nın kilit noktalarında ne geziyor?

Bırak TSK’yı, devletin hiçbir makamında olmamalıydı?.

İşte bu olay bize Sultan Abdülhamit’in Yıldız Sarayına giren Yahudi dönmelerini hatırlatıyor?

Tabi zaman, onların zamanıydı.

28 Şubat dönemi.

Dönem, bu bölgede devletin terörle mücadele dönemiydi (!)

Ve Yaşar Büyükanıt, sonradan da olsa bu sözlerden dolayı özür dilercesine haklılığımızı onaylayarak bize döndü.

* * *

Sevgili okurlar.

Biz dünkü yazımızda demiştik ki

“Yarın da Siverek Yolu üzerindeki Otogarın yeni projesinin ne zaman nasıl ve kimler tarafından gerçekleştirileceğini kamuoyuyla paylaşmak üzere soracağız...”

Gerçekten, bizim edindiğimiz bilgilere göre herhalde dedikodudan ibaret değildir.

O otogarın yüzde 75’i Belediyeye ait.. Yüzde; 25 de bir vakfa ait...

Otogar, Osman Baydemir zamanında Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırıldı...

Ama Diyarbakır’a yeni gelen Valimizin girişimiyle, otogarın oradan kaldırılıp yeni Cezaevi’nin arkasında olan Hazine arazisinin bulunduğu bölgeye, taşınmak isteniyor..

Burada, yeni bir Otogar yapılacakmış?.

Proje için talimat verilmiş...

Otogarın bulunduğu bölgedeki arazi, söz konusu o vakfa verilecekmiş?

Geniş bir arazi..

Rantı yüksek bir alan...

Burayı, Diyarbakır’dan Antalya’ya gidip oraya yerleşen ve üç lüks otele sahip bir Avukata, hibe mi, takas mı, bilemiyoruz...

Ama yüksek derecede, takas yoluyla Otogar bu vakfın başkanına verilecek...

Şehir kulislerinde, bu minvalde bir çıkar çarkının döndüğü ifade ediliyor...

Biz de öyle ümit ediyoruz ki, bu bilgiler ve kulisler, sadece dedikodudan ibaret olsun...

Yani, laf-ı güzaf olsun...

Lakin gerçekçilik payının bize gelen duyumlara göre daha bir ağır bastığını ifade edebiliriz...

Doğrusu merak ediyoruz?

Böyle bir takas, “ciddi” bir sorgulamaya neden olur?..

Çünkü şu anki otogar, yeni inşa edilecek olan alandan katbekat, rantı yüksektir..

Ki mevcut şehir Lojistik’i açısından da en uygunudur...

Eğer burası o Avukata verilirse, kaybeden Diyarbakır olur...

Sormak istiyorum...

İster hibe olsun...

İster takas olsun...

Durup dururken,  otogarla ilgili yeni bir projenin ihdas edilmesi ve bunun da Antalya’da üç oteli olan vakfın başkanıyla yapılmaya çalışılması, manidardır...

İşte dünkü söylediklerimize atfen sorularımız bundan ibaretti.

Gerçekten biz de merak ediyoruz; Diyarbakır’da neler oluyor?

En derin saygı ve sevgilerimle.