Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

TOPLUMSAL BÜYÜK BİR TUTARSIZLIK!?

Evet, sevgili okurlar.

Mübarek Kurban Bayramını da geçirdik.

Sağlıklı, kazasız-belasız, musibetsiz olarak geçirdik diyelim.

Ama korona virüsü devam ediyor.

Hem de tüm hızıyla devam ediyor.

Büyük tehlike.

Bakınız, dünkü yazılı medyada, örneğin; Hürriyet Gazetesinin birinci sayfasında büyük harflerle manşetine taşıdığı haber şöyle diyor.

“BİRİNCİ DALGA SAHİLE İNDİ”

“Plajlardaki maskesiz, mesafesiz görüntüler üzerine vatandaşı “birinci dalga sahile indi dikkatli olalım” tweetiyle uyaran Sağlık Bakanı Fahrettin Koca...

Salgınla ilgili durumu Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’da anlatıyor.

Müftüoğlu da şöyle diyor;

“Korona tekne turuna çıktı”

“Bu fotoğraf, Marmaris’te bir koyda çekildi.

Tıklım tıklım dolu.

Ne sosyal mesafeden eser var, ne de maskeden?...

Tatilciler suya girmek için adeta birbirini eziyor ve hastalığa davetiye çıkarıyor...”

Böylesine bir dizi haberler...

Peki, bu olaylar karşısında ne yapmamız gerekiyor?

Bu soruya, net cevap yok.

* * *

Sabah Gazetesi ise korona virüsten başka bir de aile koronasından bahsediyor.

Evet… Sabah gazetesinin manşeti şöyle;

“Mağdur kadına yeni bir hayat”

“Devlet kadına şiddete karşı tüm kurumlarıyla seferber…

Şiddet önleme ve izleme merkezi, mağdurlara güvenli yaşamın kapısını açıyor.”

Elbette bu çok güzel bir olay…

Hâsılı kelam.

Bu korona virüsü paralelinde bir de “İstanbul Sözleşmesi” koronası, daha büyük bir musibet...

83 milyon insan, ölümcül korona virüsü yerine, ahlaki dejenerasyonla yüz yüze..

Altı yıldan beri Türkiye’yi her gün biraz daha ahlaki çürümüşlüğe götüren bu sözleşmeyi gerçekten insanlığın neresine sığdıracağız?...

Vicdanın, inancın, fıtrat kanununun, insan değerlerinin neresine yerleştireceğiz?.

Ne mümkün?

Bu sözleşme nasıl ki toplumsal bir ahlaki çürümüşlüğe davetiye ise aynı şekilde bu insanlık dışı oluşuma da davetiyedir?...

Hele hele bir İslam ülkesi içerisinde gerçekleşen bu sözleşmenin faturası bize göre çok büyük bir felakettir...

Ve tabi ki, ülke ve millet olarak bize “derin bir acıyı tattırabilir” diye endişe ediyoruz.

Zira yüce kitabımız Kur’an-ı Kerimin “Enfâl” suresinin 25. Ayeti, ilahi bir tehdit olarak bizi uyarıyor.

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz, belki masum insanları da kapsamına alıp götürür. Biliniz ki Allah'ın azabı çok şiddetlidir...”

Ya bir de,  “Fetih” suresinin 4. Ayetinden 7. Ayete kadar olanlar.. Bu ayetlerde bizi uyarıyor.

İşte, 4. Ayetin son bölümü şöyle;

“O, inananların imanlarını kat kat artırmaları için kalplerine huzur ve güven indirendir.

Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır.

Allahû Teâla hem alimdir, büyük bilgi sahibidir, hem da hakimdir, hakimane yerli yerinde hüküm sahibidir.

Nitekim, 7. ayet de 4. Ayetin aynı manasını ifade ederken, son cümlesi, “Allah alimdir, hakimdir” yerine, “Allah aziz ve hakimdir” diyor.

Kur’anda geçen başka bir ayette diyor ki;

“Kâinat içerisinde Allahın öyle orduları var ki siz görmüyorsunuz.

İşte bu orduları harekete geçirdiği an, beşeriyet titremelidir, korkmalıdır ve tez elden kendine gelmelidir. “

* * *

Evet, sohbetimizin başında gazetelerden iktibas ettiğimiz bazı haberler doğrultusunda bugün Türkiye’de deniz kıyıları, çarşı pazarlar, oteller, hastaneler vs.

Bu ecdat yadigârı olan mübarek topraklar üzerinde emperyalist haçlıların ahlakıyla donatılmış, fıtrat kanununa aykırı yaşayan bir potansiyelle karşı karşıya kalmışız!…

Çünkü, aile yuvasını kuran iki eş arasında yaşanan şiddetli anlaşmazlık, hatta cinayete kadar götüren olayların varlığı inkâr edilemez.

Bunun da rasgele olaylar olmadığını bilmeliyiz.

Hatta devleti ve milleti temsil eden, gelen giden iktidarlar ve muhalefetlerin artık idrak etmeleri gerekir ki; “toplumda mevcut ahlaki çürümüşlükler “ yıkıcı bir noktaya gelmiştir.

Her gün biraz daha artan suç ve suçlu potansiyeli oldukça; “dehşetli” bir şekilde, toplumsal yıkım hemde bütün hızıyla ilerliyor...

Peki yaşanan ve yaşatılanlar karşısında bir an evvel “çözüm” bulmak, “badireleri bertaraf etmek” için, ortaya konulan bir çare var mı?

Çözüm üreten bir mekanizma?...

Maalesef; bu soruya da yanıt yok!..

Sadece, devlet çalışıyor deniliyor.

Tüm hızıyla bakanlıklar görev başında deniliyor?.

Evet, buna inanıyoruz.

Ama zerre-i miskal kadar bu gayrimeşru, toplumun başına adeta bir veba hastalığı gibi bela olan, bulaşıcı mikrop temizlenilmiş değil..

Bilakis, yayıldıkça yayılıyor...

İçimizi de, dışımızı da, çürüttü!...

***

Şimdi, İslam dışı ahlaksızlıklara karşı bu toplum, bu devlet, bu hükümet nereye kadar dayanabilir?

Ve bunları bir an evvel ortadan kaldırıp yok etme hareketi ne zaman gerçekleştirilebilir?

Toplumda ne zaman sağlıklı bir yaşam şekli gerçekleşebilir?

Ve hangi gayretlerle, hangi çalışmalarla, hangi hükümetlerle, bu yapılabilinir?

Denilebilir ki işte mevcut hükümet ve iktidar...

Yani, AK Parti iktidarı.

İktidarı, 18 yıldan beri devam ede gelmektedir.

Pek tabi ki, 86 yıldan beri kapalı olan Ayasofya’yı esaretten kurtaran ve milletin ruhuna şifalı serin su serpen bir Devlet Başkanı var.

Recep Tayyip Erdoğan…

Elbette ki, Erdoğan var olduğu müddetçe ümit varız denilebiliniyor.

Ve hepimiz de aynı kanaatteyiz.

Ancak ne var ki tüm bu ümitli ve olumlu güzelliklere rağmen, birileri çıkıp şunları söyleyebilir.

Peki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a rağmen, 2014’te imzalanan İstanbul Sözleşmesine ne diyorsunuz?

İstanbul Sözleşmesi, insanlığı insanlık karakteristik ciddiyetinden sıyırıp, hayvanlaşma, hatta hayvanların yapmadığı ve hatta vahşi canavarlarda dahi, olmayan bir “cinselliğe” serbestiyet veriyor...

Hemcins ve lezbiyenlik ve homoseksüellik gibi beşeriyeti yıkan; “ahlaki yozlaşmaya” göz yumuluyor?...

Ki tarih boyunca bu işleri yapan toplumlar, Allah’ın şiddetli tokadından kendilerini kurtaramadıkları da aşikârdır.

Tüm bunlara rağmen, hangi ahlaki değerlere dayanarak; bu sözleşme imzalanmıştır?

Onu da bilemiyoruz.

Toplum gerçekten endişe ve ümitsizlikler içerisindedir.

***

 

Yazar Yusuf Kaplan Bey’in dediği gibi;

“Cumhurbaşkanı, bu İstanbul Sözleşmesini yırtıp çöp kutusuna atmalıdır.”

Çünkü, çok büyük çelişkiler var, tutarsızlıklar var.

Akla gelen bir soruda; 2014’te İstanbul Sözleşmesine atılan imzalar neye karşı atıldı?

Onu bilemiyoruz.. Ama velakin, çok ama çok endişeliyiz.

En derin saygı ve sevgilerimle….