TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?! (III)

Ne yazık ki hiç de sağlıklı bir seyir içerisinde yol almıyor! Ki bu sağlıksız seyrin yarattığı belirsizlik ise yarınları bulanıklaştırıyor... Denir ya bir meçhule doğru doludizgin gidiyoruz! Sırat-ı müstakim dediğimiz dosdoğru yoldan sapmış haldeyiz... O aba ecdadımızın, Selçukluların, Osmanlıların yolundan çıkmışız...

***

Bizi hak yolundan ayıran da ne yazık ki yüz senelik ithal edilmiş ve bizi tüm değerlerimize hasım eden rejimdir! Ve o rejimin dikte ettiği kültürdür. Ne yerli ne de millidir? Sözde “çağdaşlık adına” dayatılan bu kültür ve yönetimsel rejim anlayışının yüz yıllık serüvenine baktığınızda, elle tutulur, gözle görülür herhangi bir ilerleme kaydettiğimiz söylenemez…

***

Ne sosyal ne siyasal ne ekonomik ne de kültürel bir zenginlik söz konusu değil… İlim mi, irfan mı, medeniyet mi, her şey erozyona uğramış, tahribatlar yaşıyor! Tabir yerindeyse buldozer misali, her şeyin üzerinden geçilmiştir… Var olan tek şey ahlaki yozlaşma ve birbirimizi boğazlamak! Hak, hukuk, adalet hak getire… Şiddet, zulüm, baskı, asimilasyon, alabildiğine!

***

İnsani ve rahmani tüm duyguları kaybetmiş durumdayız! Tavuk keser gibi insanlar katlediliyor… Acıma yok, merhamet yok, sabır hiç yok... Korkunç bir zorbalık var… Benim bu serzenişime birileri tepki verebilir, gocuna bilir “ne bu karamsarlık” diyebilir… Oysa, biz yaşanan ve yaşatılan mevcut hali görev misyon noktasında tüm çıplaklığıyla ortaya koymamız gerekir!

***

Ağzını açan, konuşmaya başlayan maddiyattan bahsediyor! Yani, ekonomi! Peki, son yüz yıllık zaman dilimi içerisinde Türkiye, “teknolojik alanda” ne tür bir ilerleme kaydetmiştir? Üretime dayalı sanayide ne tür bir büyüme ve küresel güç olabilme adına, kazanımlar inşa edebilmiştir? Kendi öz değerleriyle globalleşen dünya liginde ön sıralarda mı? Samimiyet karinesi içerisinde, cevap verebilecek kimse yok! Var olan da “kem kümdür?”

***

Hep ifade ederiz!.. “En büyük yatırım, insana yapılan yatırımdır...” Şimdi ülke ve millet olarak biz bu vecize sözün neresindeyiz? İnsana yapılan yatırımın temel taşı; “maneviyattır...” Şimdi sormak istiyorum... Bugünkü mevcut hal-i durum içerisinde, günlük hayatın tüm katmanlarında “ahlaki üstünlükten” söz edebilir miyiz? Ne mümkün! Çünkü fecaat şekilde, bir ahlaki erozyon söz konusudur…

***

Hak diyoruz, hukuk diyoruz, adalet diyoruz! Barış, kardeşlik, hoşgörü diyoruz... Sosyal birlikten, dirlikten, söz ediyoruz… Peki, vaki mi? Eğitimde, öğretimde, çalışma alanımızda, işçi-işveren yönümüzde! Adil olan bir şey yok... Bakınız, Diyarbakır Söz’ün Cumartesi günkü manşet haberi; “Yarımız Mutluyuz” başlığını taşıyordu…

***

TÜİK’in 2023 yılına ait “Yaşam Memnuniyeti Araştırma” sonuçlarına göre, erkeklerin yüzde 52.7’si hayatından memnun... Yüzde 48’i ise, memnun değil... Yani toplumun yarısı mutlu, yarısı mutsuz… İşte ülke ve millet olarak bizim bu hakikatimize doğru artık, elbirliği içerisinde, dönüp çare aramamız gerekir.

***

Bir önceki yazımda da ifade ettim! Gidişat fecaat. Bari “zararın neresinden dönülürse kârdır” diyerek, özümüze dönelim! Devlet olarak, millet olarak şuculuk, buculuktan vazgeçelim artık... Vay bu laikçilikmiş, vay bu Atatürkçülükmüş, vay bu çağdaşlıkmış gibi tanımlardan kendimizi arındıralım!

***

Türkiye “buluğ” dönemini aşmıştır… Yüz senede bir devlet hadd-i buluğa ermez mi? İnsanlar on beş senede hadd-i buluğa erer. Devletler de en fazla yarım asırda hadd-i buluğa ermelidir. Ama maalesef yüz sene geçti ortada bir şey yok ne hadd-i buluğa erme var ne de yetişkin olma hali var?

**

Yeni neslimizi güzel okumaya, okutmaya, medenileştirmeye, batı dünyasına entegrasyon diyoruz ya(!) İyi de bir asırdır biz o batı dünyasına da ulaşamadık? Demek ki sapmışız hak yolundan... Onun için kendi öz medeniyetimize sahip çıkalım. Osmanlının, Selçuklunun medeniyetine, mirasına sahip çıkalım.  Biz ki Viyana kıyılarına kadar at koşturan bir ecdadın evlat ve torunlarıyız... O ecdadı unutmamamız gerekir…

***

Bakınız bir asırdır, “laiklik, laiklik” denilip duruluyor… Peki, laikliğin gerçek manasını bu topluma beyan eden var mı? Yok... Ustaca ve kurnazca laf edebiyatıyla, “laiklik” deniliyor... Ancak, perdeyi araladığınızda, laikliğin, dinsizlik olduğu görülür… Uygulama biçimi de hal-i hazırda ortay yerdedir…

***

Der demez; “laiklik” açık ve net bir şekilde “dinsizliktir...” O zaman yüreğiniz varsa “Dinsizlik” kelimesini, Anayasa’nın dördüncü maddesine koyun… Deyin ki “Türkiye dinsiz bir memlekettir, Türkiye insanları dinsizdir...” Haşa… Yürekleri varsa bunu yapsınlar, ama yapamazlar.

***

Laiklik kelimesi nereden türemiştir? Elbette ki Fransızcadan ithal edilmiş bir kelime. Oysaki lügate baktığınızda, laiklik Fransızcadır ve anlamı da dinsizliktir. Laik Türkiye demek Türkiye’ye hakarettir ve ihanettir. Onun için Türkiye’nin bunun üzerine gitmesi lazım, milletçe dimdik durmak lazım bunu kabul etmemek lazım…

***

Seçimler geliyor, herkes sandık başına gidiyor. Madem “Milli iradeyi temsil ediyorum” diyorsunuz, milli irade bu değildir ki! Milli irade laiklik değildir. Milli irade İslamiyet’tir, Osmanlılıktır, Selçukluluktur. İşte milli irade budur. Kim kimi kandırıyor?

Bizden acizane tavsiye, herkesin kendine çekidüzen vermesi gerekiyor ve kendini doğru yola koymalıdır.

***

Zira bu milletin bir yere kadar sabrı vardır. Sabrı taşarsa millet durmaz. Onun için herkes dikkatli olmalıdır. Milli irade paralelinde millete hizmet edilmelidir. Aksi takdirde çok büyük yanlışlıklar içerisinde kıvranıp duracaklar hükümetler. Bir ilerleme de olmaz zaten.

En derin saygı ve sevgilerimle.