Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

ÜLKEMİZİN VE İSLAM DÜNYASININ GERÇEK TAPUSU; LOZAN DEĞİL, AYASOFYA’DIR! (II)

Evet, sevgili okurlar.

Bugünkü yazımıza başlık olarak kullandığımız ifade, dünkü yazımızın başlığıdır.

Zira konu açıldıkça açılıyor, olaylar ve olayların detayları daha bir anlaşılır şekilde, kendini şeffaflaştırıyor...

Nitekim, insanlara, “zamanın en büyük müfessir” olduğu kavramını hatırlatıyor.

Günümüzdeki olup biten hadiseler de bunun deşifresidir!…

Siyasal ve sosyal…

İktisadi ve kültürel…

Tüm içtimai faktörler…

Toplumun günlük hayat akışı içerisinde bir araya gelip, üzerine düşünerek, tefekkür ederek irdeleyince, araştırınca, insanların bilmediği veyahut bilip de unuttuğu geçmişe yönelik tarihi gerçeklere daha bir net; vakıf olmaktadır...

Hafızalar tazelenir?

Ki, hatırlattıkça da gizlenmiş, saklı kalmış birçok olay, kendini deşifre eder...

Saklı mevzular ortaya çıkar.

Tabi, olup bitenlerin gerçek yüzü ortaya çıktıkça da, insanlara sarsıntı veriyor ve tüyler ürpertiyor.

İnsan, geçmişte bu milletin başına gelenleri nefretle kınıyor.

Milleti de “ihmalkâr bir millet” olarak görünce de insanlara bir daha fazlasıyla nedamet geliyor, insanları çok derin düşüncelere sevk ediyor.

Kocaman tarihiyle, kültürüyle, kahraman aba ecdatların “cihad” ruhuyla yaşamış olmalarını insanlar hatırladıkça o güzel kahramanlar, mücahitlerin çabaları, ne oldu da birden bire toprağa gömüldü diye de sorgulamaya başlıyor!

Neden, üzerine kirli şallar çekildi?

Tersyüz edilerek, onun yerine neden Avrupa’nın mimsiz medeniyeti bize dayatıldı?..

Çünkü o medeniyet her yerde karşımıza çıkıyor.

Ve bu medeniyeti Avrupa’dan ithal edip, içimize getirip, millete yutturmalarını hatırladıkça, insan çok büyük ah-û enin çekmek zorunda kalıyor.

Eyvah..!

Neydik ve ne olduk?

Ve bu hal devam ederse daha bize neler olacak?

İnsanı derin tefekkürlere sürüklüyor.

Ama ümitsiz yaşanmaz dense de insanları ister istemez ümitsizliğe zorluyor.

* * *

Bakınız, 24 Temmuz 2020 Cuma günü 86 yıllık ibadetsiz kalmış ve esaret içinde bulunan Ayasofya özgürlüğüne kavuştu..

Özgürlüğe kavuşturan da, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır...

Erdoğan, imanlı ve dik duruşuyla tüm İslam dünyasının kalbini kendine bağladı.

Herkesin ama herkesin dualarını aldı.

Ve küfür dünyasının da tüm beklentilerini ve emellerini kursaklarında bıraktı, planlarını darmadağın etti.

Ne güzel değil mi?

***

Dünkü yazımızda sizinle şu ifadeleri paylaşmıştık;

“Hiç kuşkusuz ki, Kur’an’da birbirini takip eden iki kavram vardır...

Biri emr-i maruf.

Diğeri nehy-i münker.

***

Emr-i Maruf demek; iyiliği, güzelliği emretmek ve yaşatmak, milleti birbiriyle kenetlemek ve pekiştirmek demektir!.

Allah’a mutlak bir ubudiyet denilen, secdeye kapılmak demektir!..

Tek kelimeyle huzur-u ilahide manevi bir miraçtır.

Zira 24 Temmuz 2020’de 350 bin insanın secdeye gitmesine mihmandarlık yaptı Ayasofya.

Herkes orada huzur-i ilahiye girdi.

İşte bu huzuru ilahi, İslam dünyasına çok büyük müjdelerin kapısını açtı...

Ki, emr-i maruf hükmü, Ayasofya’nın çevresinde böylece gerçekleşmiş oldu?..

Peki, nehy-i münkerin hükmü nedir?.

Elbette ki, toplumu kötülüklerden alıkoymak ve uzaklaştırmaktır...

İşte bu kavram, yani “nehy-i anil münker”, ne yazık ki Türkiye’de; “buldozer” misali, yakıp-yıkıyor?

Ve hep, diri vaziyette duruyor!

Hatta tüm İslam dünyasında, aynı durumda!...

Kötülükler çok...

Bize göre, çağımızdaki “nehy-i anil münker”in  en yıkıcı örneği, “İstanbul Sözleşmesi”dir.

Çünkü, kadına şeriatın vermiş olduğu özgürlüklerden daha çok ilerdedir.

Her şeyde aşırıcılık iyi olmamakla beraber, bunda da çok büyük aşırıcılık var.”

* * *

Bakınız, sevgili dostlar.

Dünkü sohbetimizde bu gerçekleri sizinle paylaşmıştık.

Aslında, emr-i maruf ve nehy-i münkeri ifade eden “Âlî İmran” suresinin 103 ve 104. Ayetindeki gerçeği ümmet olarak yaşamalıyız!...

Hatta tüm insanlık olarak anlayıp, inanarak uyguladığımız takdirde, kesinlikle bütün kötülüklerden kurtulmuş bir millet olarak yaşamış oluruz.

Aksi takdirde, emr-i maruf ve nehy-i münkeri tersyüz ederek toplumu başka yönlere yönlendirme, toplumun sosyolojik gerçeğini siyasal yöntemlerle değiştirerek, yanıltıcı bir hale sokmak kendi toplumumuza yapmış olduğumuz en iğrenç kötülüklerin başında gelir.

Zira inanmış ve bağlı bulunduğumuz o ilahi vahyi ihtişam olan yüce kitabın içinde olanlara inanmak zorunda kaldığımız gibi bağlı kalmamız da şart koşulmaktadır.

“İnanıyorum ama bağlı kalmıyorum” halet-i ruhiyemiz, bizi tüm insanlık cibiliyetimizden ve varlığımızdan alıkoymuş oluyor.

Bakınız, “Âlî İmran” suresinin 103. Ayetinin birinci bölümü bize şöyle emrediyor;

“Hep birlikte Allah'ın ipine (İslam'a/Kur'an'a) sımsıkı sarılın (hayatınızı ona göre düzenleyin) ve (İslam'la çelişen davranışlarınızla gruplara ayrılarak) birbirinizden kopmayın, aranıza tefrika girmesin.”

Bu ayetin birinci bölümünden sonra gelen 104. Ayet, elbette ki emr-i maruf ve nehy-i münkeri bize emrediyor.

“İçinizden (herkesi), iyi ve yararlı olana davet eden, eğri ve yanlıştan alıkoyan bir topluluk bulunsun. Nihai kurtuluşa erişecek kimseler, işte bunlardır.”

* * *

Evet, sevgili okurlar.

Bu durumda 86 yıldan beri tüm masumiyetiyle suçsuz ve günahsız olmakla beraber, Ayasofya Camisinin tüm masumiyeti suçsuz ve masum olarak bilinen bir mabed İstanbul Fatihinin bir vakfiyesidir...

Bir mirasıdır, bir emanetidir, ama keyfi ve cebri olarak ibadete kapatılmış...

Mescit vasfını yitirmiş, müzeye çevrilmiş olma şekli, elbette ki münkerat ve iğrençliklerden sayılabilecek bir yanlıştır.

86 sene sonra Ayasofya’nın ibadete açılması ve her gün dünya çapında gelen yüz binlerce insanın gözyaşları içerisinde şevkle, aşkla ibadetlerini yapması, elbette ki emr-i bil maruf’tur.

Dünkü sohbetimizde de bu şekilde ifade etmeye çalışmıştım.

Tüm bunlara rağmen, ne var ki 2014’te bir İstanbul Sözleşmesi söz konusu oldu.

Nerdeyse o İstanbul Sözleşmesinin mucidi ve uydurmacısı eski bakanlardan ve bugünkü Gaziantep Belediye Başkanı olan Fatma Şahin’in bir eseridir ve onun eseri olmasa dahi bu şekle sokulması, yasalaştırılması, Bakanlar kurulundan geçirilmesinde kendisinin en büyük payı ve hissesi vardır.

Bunu kimse inkâr edemez.

İşte bir rejimin, bir sistemin, bir iktidarın böylesine bir münkerata girmesi de doğrusu çekilmez bir haldir ve gerçekten insanları düşündürür ve hayretlere düşürmektedir!...

Dünkü sohbetimizde de belirttiğimiz gibi Ayasofya’nın ibadete açılış hali, ne kadar emr-i marufun tatbiki ve ayet hükmünün gerçekleşmesi ise İstanbul Sözleşmesi de bir o kadar münkerattır.

Ve o sözleşmenin derhal geri alınması gerekir.

Bir İslam ülkesi olarak aklıselim sahibi olan hiçbir fert bunu kabullenemez.

Bakınız, bu sözleşmeden sonra Türkiye’deki kadına yönelik yapılan seri cinayetler ve aile yıkımları tümüyle bu sözleşmenin sebebiyet vermiş olduğu aşikârdır.

Hatta bu sözleşme bugünkü aile facialarının temel bir fitne unsurudur.

Nitekim bizi teyit eden yabancı bir devlet adamı olan Polonya Adalet Bakanı bakın ne diyor.

Polonya Adalet Bakanı Zbigniew Ziobro, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış gerekçesini açık, net ama son derece sarsıcı bir şekilde şöyle açıkladı:

“İstanbul Sözleşmesi, kabullenemeyeceğimiz sakıncalı ideolojik dayatmalar içeriyor. Meselâ bunlardan biri, “toplumsal cinsiyet” düşüncesi. Buna göre cinsiyet doğuştan değil, herkesin sosyo-kültürel kararına göre belirleniyor. Bu ideolojik varsayıma dayanan sözleşmeye göre, sözleşmeyi imzalayan devletler genç nesillere, bu “değer ve düşünceleri” öğretmek için eğitim sistemini değiştirmek zorunda. Önemli olanın sosyo-kültürel tercihlerimize göre belirlediğimiz cinsiyet olduğunu söylüyor. Bunu yanlış buluyoruz ve reddediyoruz.”

En derin saygı ve sevgilerimle.