ÇÖLDE DOĞAN DEVLETLER
İbn Haldun’un Mukaddimesini okuyorum. İçimi hafif bir tedirginlik kapladı. Çünkü anlattıkları geçmişte kalmış hikâyeler değildir; bugün hâlâ nefes alan, hâlâ aramızda dolaşan bir düzeni ifşa eder.
Mukaddime ’de bedevî topluluklardan söz ederken aslında şunu fısıldıyor: “İktidar, sandığınız kadar sağlam bir bina değildir; temeli duygudur, bağdır, birlikte ayakta kalma iradesidir.”
Bedevî topluluklar, İbn Haldun’a göre zorunluluğun çocuğudur. Çölün, kıtlığın, tehlikenin içinden doğarlar. Konfor yoktur, lüks yoktur, fazlalık yoktur. Hayat yalındır ama serttir.
İşte tam da bu sertlik, onları birbirine kenetler. Haldun buna asabiyet der. Yani bir topluluğu “biz” yapan bağ. Aynı ateşin etrafında ısınan, aynı düşmana karşı sırt sırta duran insanların görünmez ipi.
Mesela Arap bedevî kabileleri… Kuruluş aşamasında yaptıkları şey son derece eylemseldir: Ganimeti eşit paylaşırlar, Lideri soyla değil, güç ve cesaretle belirlerler.
Bedevî toplumların kuruluşu romantik değildi; zorunluydu. Kimse özgürlük manifestosu yazmaz, ama herkes hayatta kalmak zorundadır.
Bu yüzden eşitlik güçlüdür, hiyerarşi sınırlıdır, liderlik doğaldır. En cesur, en adil ya da en becerikli olan öne çıkar. Devlet dediğimiz şey de zaten bu noktada filizlenir: Asabiyet yeterince güçlüyse, bir kabile tarih sahnesine çıkar.
Bu asabiyet sayesinde Arap kabileleri, Sasani ve Bizans gibi yerleşik ama yorgun imparatorlukları kısa sürede alt etmiş. İbn Haldun burada çok net konuşur: Yenilen taraf askerî olarak değil, ahlâken ve toplumsal bağlar bakımından çökmüştür.
Devletlerin güçlenme süreci, İbn Haldun’a göre şaşırtıcı derecede kısa sürer. Çünkü dayanışma yoğundur. Bedevîler savaşçıdır, kanaatkârdır, sabırlıdır.
Henüz lüksle tanışmamışlardır. Henüz “ben” çoğalmamıştır. Devlet büyür, sınırlar genişler, şehirler kurulur. İşte tam bu anda tarih, en sinsi yüzünü gösterir.
Çünkü bedevî ruh şehirde barınamaz.
Emevîler bunun en çarpıcı örneğidir. Başlangıçta bedevî asabiyetine yaslanan Emevî iktidarı, kısa sürede saraya, lükse ve ayrıcalığa yönelmiş Yönetici sınıf halktan kopmuş. Vergiler artmış.
Ordu, kabile bağlarından kopup maaşlı askerlere dönüşür. İbn Haldun’a göre bu, çöküşün açık ilanıdır: Asabiyet artık kılıç değil, ücretle ayakta duruyordur.
Yerleşik hayata geçildiğinde asabiyet çözülmeye başlar. Konfor arttıkça dayanışma azalır. Lüks çoğaldıkça fedakârlık unutulur.
Devleti kuran kuşak, çölün sertliğini hâlâ hatırlar; ama onların çocukları sarayda doğar. İbn Haldun’un en acı tespiti burada gelir: Devletler, kendilerini var eden erdemleri miras alamaz.
Çöküş gürültülü değildir. Yavaş olur. Önce ahlâk gevşer, sonra adalet. Yönetici sınıf halktan kopar, Asabiyet (sertlik ve dayanışma) yerini korkuya bırakır. Artık kimse “biz” için değil, “kendisi” için yaşar.
Devlet hâlâ ayaktadır ama içi boşalmıştır. Ve İbn Haldun’un dediği gibi: Bir devlet, yıkılmadan önce zaten çökmüştür.
Haldun bu döngüyü yalnız Araplar için anlatmaz. Berberî kabileler için de aynı şeyi söyler. Kuzey Afrika’da yaşayan Berberîler, dağlık ve zor coğrafyada yetişmiş, sert ve dayanışmacı topluluklardı.
Kuruluşta yaptıkları şey netti: Şehirleri ele geçirdiler ama şehirleşmediler. İlk kuşak hâlâ sade yaşar, ganimeti sınırlar, gücü paylaşır.
Ne zaman ki ikinci ve üçüncü kuşak saraylara yerleşir, o anda çöküş başlar. İbn Haldun’un acı tespiti burada tekrar eder:
Devleti kuranlar çölde yaşar; devleti yıkanlar şehirde doğar.
Bugüne bakınca insanın aklına istemeden şu soru düşüyor: Biz hangi aşamadayız? Çölün dayanışmasını mı yaşıyoruz, yoksa sarayın yorgunluğunu mu?
İbn Haldun’un metni bu yüzden rahatsız edicidir; çünkü tarih anlatmaz, ayna tutar.
Belki de asıl mesele şudur: Devletleri çökerten şey dış düşmanlar değil, içeride unutulan bağlardır. Çöl uzak bir coğrafya değil; bir ruh hâlidir. Ve asabiyet, kaybedildiğinde ne anayasa kurtarır ne de surlar.
İbn Haldun bunları yedi asır önce yazmıştı. Biz hâlâ aynı döngüyü, biraz daha süslü kelimelerle yaşamaya devam ediyoruz.
Belki de sormamız gereken soru şudur:
Bir devleti ayakta tutan şey gerçekten yasalar mı, yoksa birlikte katlanabilme gücü mü?
Haldun cevabı yedi yüz yıl önce vermişti. Biz hâlâ itiraz ediyoruz…