AFYON HAYATI (12)

Saniyen: Ben, Denizli Mahkemesinde kitab ve evraklarımız Ankaraya gittiği sırada, aleyhimizde hüküm verilecek diye telâş ve me’yusiyetle beraber arkadaşlarıma yazdım ve bazı müdafaatımın âhirinde bulunan o yazdığım parça şudur: ‘’Eğer, Risale-i Nuru tenkid fikriyle tetkik eden adliye memurları imanlarını onunla kuvvetlendirip veya kurtarsalar sonra beni idam ile mahkûm etseler; şahid olunuz, ben hakkımı onlara helâl ediyorum; çünkü biz hizmetkârız. Risale-i Nurun vazifesi, imanı kuvvetlendirip kurtarmaktır. Dost ve düşmanı tefrik etmiyerek hizmet-i imaniyeyi, hiç bir tarafgirlik girmiyerek yapmağa mükellefiz.’’
İşte ey hey’et-i hâkime! Bu hakikata binaen, Risale-i Nurun cerhedilmez kuvvetli hüccetleri, elbette mahkemede kalbleri kendine çevirmiş. Aleyhimde ne yapsanız ben hakkımı helâl ederim, gücenmem. Bunun içindir ki, eşedd-i zulm ile bir eşedd-i istibdad tarzında, şahsımı, hiç ömrümde görmediğim ihanetlerle çürütmekle damarıma dokundurulduğu halde tahammül ettim; hattâ bedduada etmedim. Bize karşı bütün ittihamlara ve bütün isnad edilen suçlara karşı elinizdeki Risale-i Nurun mecmuaları benim mukabele edilmez müdafaanâmem ve cerhedilmez itiraznamemdirler. Medar-ı hayrettir ki; Mısır, Şam, Haleb, Medine-i Münevvere, Mekke-i Mükerreme allâmeleri ve Diyanet Riyasetinin müdakkik hocaları o Nur Mecmualarını tetkik edip hiç tenkid etmiyerek takdir ve tahsin ettikleri halde iddianâmeyi aleyhimize toplayan zekâvetli (!) zât, Kur’anı, ‘’Yüz kırk suredir’’ diye acîb ve pek zâhir bir yanlışiyle ne derece sathî baktığı; ve Risale-i Nur bu ağır şerait içinde ve benim gurbet ve kimsesizliğim ve perişaniyetimde ve aleyhimde dehşetli hücumlarla beraber, yüzbinler ehl-i hakikata kendini tasdik ettirdiği halde, daha Kur’anın kaç suresi var olduğunu bilmeyen o iddiacı zat: ‘’Risale-i Nur, Kur’anın tefsirine ve Hadîslerin te’viline çalışmasiyle beraber, bir kısmında, okuyanlara birşey öğretme bakımından ilmî bir mahiyet ve kıymet taşımadığı görülmektedir.’’ diye tenkidi, ne derece kanundan, hakikatdan, adaletden ve hakdan uzak olduğu anlaşılıyor.
Hem size, şekva ediyorum ki: Kırk sahifeli ve yüzer yanlışı bulunan ve kalblerimizi yaralayan iddianâmeyi -tamamiyle- bize iki saat dinlettirdiğiniz halde, ayn-ı hakikat bir buçuk sahifeyi, ona karşı ısrarımla beraber iki dakika okumağa müsaade etmediğiniz için ona mukabil itiraznamemi tamamiyle okumamı adalet namına sizde istiyorum.
Salisen: Her bir hükûmette muhalifler var. Asâyişe ilişmemek şartiyle kanunen onlara ilişilmez. Ben ve benim gibi dünyadan küsmüş ve yalnız kabrine çalışanlar; elbette binüçyüz elli senede ecdadımızın mesleğinde ve Kur’anımızın dâire-i terbiyesinde ve her zamanda üçyüz elli milyon müminlerin takdis ettiği düsturlarının müsaade ettiği tarzda hayat-ı bakıyesine çalışmayı terkedip, gizli düşmanlarımızın icbariyle ve desiseleriyle, fani ve kısacık hayat-ı dünyeviyesi için, safihane bir medeniyetin ahlâksızcasına, belki bir nevi bolşevizmde olduğu gibi vahşiyane kanunlara, düsturlara tarafdar olup onları meslek kabul etmekliğimiz hiç mümkün müdür? Ve dünyada hiçbir kanun ve zerre miktar insafı bulunan hiç bir insan, bunları onlara kabul ettirmeye cebretmez. Yalnız o muhaliflere deriz: ‘’Bize ilişmeyiniz biz de ilişmemişiz.’’
İşte bu hakikata binaendir ki; Ayasofyayı puthane ve Meşihatı kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî, kanun namındaki emirlerine fikren ve ilmen tarafdar değiliz ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz. Ve bu yirmi sene işkenceli esaretimde eşedd-i zulüm şahsıma edildiği halde, siyasete karışmadık; idareye ilişmedik; asayişi bozmadık. Yüz binler Nur arkadaşım varken, âsâyişe dokunacak hiçbir vukuatımız kaydedilmedi. Ben, şahsım itibariyle hiç hayatımda görmediğim bu âhir ömrümde ve gurbetimde şiddetli ihanetler ve damarıma dokunduracak haksız muameleler sebebiyle yaşamaktan usandım! Tahakküm altındaki serbestiyetten dahi nefret ettim. Size bir istida yazdım ki, herkese muhalif olarak, ben beraatımı değil, belki tecziyemi taleb ediyorum; ve hafif cezayı değil, sizden en ağır cezayı istiyorum! Çünki; bu emsalsiz, acîb muameleden kurtulmak için ya kabre veya hapse girmekten başka çarem yok. Kabir ise, intihar caiz olmadığından ve ecel gizli olmasından, şimdilik elime geçmediğinden, beş-altı ay tecrid-i mutlakında bulunduğum hapse razı oldum. Fakat bu istidayı, masum arkadaşlarımın hatırları için şimdilik vermedim.
Rabian: Benim bu otuz sedne hayatımda ve Yeni Said tâbir ettiğim zamanımda bütün Risale-i Nurda yazdıklarım, ve şahsıma temas eden hakikatlarının tasdikiyle ve benimle ciddî görüşen ehl-i insaf zâtların ve arkadaşların şehadetleriyle iddia ediyorum ki; ben, nefs-i emmaremi, elimden geldiği kadar hodfüruşluktan, şöhretperestlikten, tefahurdan men’e çalışmışım. Ve şahsıma ziyade hüsn-ü zan eden Nur Talebelerinin, belki yüz defa hatırlarını kırıp cerhetmişim. Ben, ‘’Mal sahibi değilim; Kur’anın mücevherat dükkânının bir bîçare dellâlıyım.’’ dediğimi; hem yakın kardeşlerimin tasdikleriyle ve emarelerini görmeleiylr, ben, değil dünyevî makamatı ve şan ve şerefi şahsıma kazandırmak, belki manevî büyük makamat --faraza- bana verilse de fakat hizmetteki ihlâsıma nefsimin hissesi karışmak ihtimaline binaen korkarak, o makamatı da hizmetime feda etmeye karar verdiğim ve fiilen de öylece hareket ettiğim halde, mahkeme-i âlinizden güya en büyük bir siyasî mes’ele gibi, bana karşı bazı kardeşlerimin Nurdan istifadelerine manevî bir şükran olarak ben kabul etmediğim halde, pederinden çok fazla hürmet etmesini medar-ı sual ve cevap yaptınız, bir kısmını inkâra sevkettiniz ve bizi hayretle dinlettirdiniz. Acaba, kendi razı olmadığı ve kendini lâyık bulmadığı halde, başkaların onu medhetmeleriyle o bîçareye bir suç tevehhüm edilebilir mi?

Devam Edecek