AFYON HAYATI (13)
Hamisen: Kat’iyyen size beyan ediyorum ki; hiçbir cemiyetçilik ve cemiyetler ile ve siyasî cereyanlarla hiçbir alâkası olmayan Nur Talebelerini cemiyetçilik ve siyasetçilikle itham etmek, doğrudan doğruya, kırk senedenberi İslâmiyet ve îman aleyhinde çalışan gizli bir zındıka komitesi ve bu vatanada anarşiliği yetiştiren bir nevi Bolşevizm namına bilerek veya bilmeyerek bizimle bir mücadeledir ki; üç mahkeme cemiyetçilik cihetinde bütün Nurcuların ve Nur Risalelelerinin beraatlarına karar vermişler; yalnız Eskişehir Mahkemesi, ‘’Tesettür-ü nisa’’ hakkında bir küçük risalenin bir tek mes’elesini, belki bu gelen cümleyi ‘’Mesmuatıma göre; merkez-i hükûmette bir kundura boyacısı, çarşı işinde, bir büyük adamın yarım çıplak karısına sarkıntılık edip o acîb edebsizliği yapması, tesettür aleyhinde olanın hayasız yüzüne şamar vuruyor.’’ diye, eskiden yazılmış cümle sebebiyle, bir sene bana ve yüz yirmi adamdan onbeş arkadaşıma altışar ay ceza verdiler. Demek, şimdi Risale-i Nuru ve şâkirdlerini itham etmek, o üç mahkemeyi mahkûm etmek ve itham ve ihanet etmek demektir.
Sadisen: Risale-i Nur ile mübareze edilmez. Onu gören bütün ulema-i İslâm, Kur’anın, gayet hakikatlı bir tefsiri, yani hakikatlarının kuvvetli hüccetleri ve bu asırda bir mu’cize-i maneviyesi ve şimalden gelen tehlikelere karşı, bu millet ve bu vatanın bir kuvvetli seddi olduğundan, mahkemeniz, bunun talebelerini bundan ürkütmek değil, belki hukuk-u âmme noktasında terğib etmek bir vazifeniz biliyoruz ve onu sizden bekliyoruz. Millete, vatana, asayişe muzır dinsizlerin ve bazı siyasî zındıkların kitablarına ve mecmualarına ‘’Hürriyet-i ilmiye’’ serbestiyetiyle ilişilmediği halde, masum ve muhtaç bir gencin imanını kurtarmak ve su-i ahlâktan kurtulmak için Nura talebe olması; elbette değil bir suç, belki hükûmet ve maarif dairesi teşvik ve takdir edecek bir halettir. Son sözüm: Cenab-ı Hak hâkimleri, adalet-i hakikiyeye muvaffak etsin âmin deyip
SON SÖZÜM
Hey’et-i hâkimeye beyan ediyorum ki: Hem iddianameden, hem uzun tecridlerimden anladım ki, bu mes’elede en ziyade şahsım nazara alınıyor.. ve şahsımı çürütmek maslahat görülmüş. Güya şahsiyetimin idareye, asayişe, vatanı zararı var. Ve ben de din perdesi altında dünyevî maksadlar güdüyormuşum.. bir nevi siyaset peşinde koşuyormuşum. Buna karşı, size bunu kat’iyetle beyan ediyorum: Bu evham yüzünden benim şahsiyetimi çürütmek suretinde, Risale-i Nura ve bu vatana ve bu millete fedakâr ve kıymetdar olan şâkirdlerini incitmeyiniz. Yoksa, bu vatana ve bu millete manevî büyük bir zarar belki bir tehlikeye vesile olur.
Bunu da size kat’iyyen beyan ediyorum: Şahsıma tahkir ve ihanet ve çürütmek ve işkence, ceza gibi ne gelse, Risale-i Nura ve şâkirdlerine benim yüzümden zarar gelmemek şartiyle, şimdiki mesleğim itibariyle kabule zarar vermişim. Bunda da âhiretim için bir sevab var. Ve nefs-i emmarenin şerrinden kurtulmama bir vesiledir diye, bir cihetde ağlarken memnun oluyorum._Eğer, bu bîçare masumlar benimle beraber bu meselede hapse girmeseydiler, mahkemenizde pek şiddetli konuşacaktım._Siz de gördünüz ki; iddianameyi yazan, bin dereden su toplamak gibi, yirmi - otuz senelik hayatımda mahrem ve gayr-ı mahrem bütün kitab ve mektuplarımdan cerbezesiyle ve kısmen yanlış mânâ vermesiyle, güya umum onlar bu sene yazılmış, hiç mahkemeleri görmemiş, af kanunlarına ve mürur-u zamana uğramamış gibi, onun ile benim şahsımı çürütmek istiyor. Ben kendim, şahsımın çürük olduğunu yüz defa söylediğim ve aleyhimde olanlar her vesile ile yine şahsımı çürüttükleri halde, ehl-i siyaseti evhamlandıracak derecede teveccüh-ü âmmeye karşı faide vermediğinin sebebi: îmanın kuvvetlenmesi için, bu zamanda ve bu zeminde gayet şiddetli bir ihtiyac-ı kat’î ile bazı şahıslar lâzımdır ki, hakikatı hiçbir şeye âlet etmesin; nefsine hiç bir hisse vermesin; ta ki îmana dair dersinden istifade edilsin; kanaat-ı kat’iyye gelsin.
Evet; hiç bir zaman, bu zeminde, bu zaman kadar böyle bir ihtiyac-ı şedid olmamış gibidir. Çünki, tehlike haricten şiddetle gelmiş. Şahsımın bu ihtiyaca karşı gelmediğini itiraf edip ilân ettiğim halde, yine şahsımın meziyetinden değil, belki şiddet-i ihtiyaçtan ve zâhiren başkalar çok görünmemesinden, şahsımı o ihtiyaca bir çare zannediyorlar. Halbuki ben de çoktanberi buna taaccüb ve hayretle bakıyordum._Ve hiç bir cihetle lâyık olmadığım halde, dehşetli kusurlarımla beraber, teveccüh-ü âmmenin hikmetini şimdi bildim. Hikmeti de şudur:
Risale-i Nurun hakikatı ve şâkirdlerinin şahs-ı mânevisi, bu zaman ve zeminde o şiddetli ihtiyacın yüzünü kendine çevirmiş; benim şahsımın hizmet itibariyle binden bir hissesi ancak bulunduğu halde, o harika hakikatın ve o hâlis muhlis şahsiyetin bir mümessili zannedip, o teveccühü gösteriyorlar. Gerçi bu teveccüh hem bana zarar, hem ağır geliyor, hem de hakkım olmadığı halde hakikat-ı Nuriyenin ve şahsiyet-i mâneviyesinin hesabına sükût edip, o mânevî zararlara razı olurdum; hattâ İmam-ı Ali Radiyallahu Anhu ve Gavs-ı Azam (K.S.) gibi bazı evliyanın ilham-ı İlâhî ile bu zamanımızda Kur’an-ı Hakîmin mucize-i mâneviyesinin bir âyinesi olan Risale-i Nurun hakikatına ve hâlis talebelerinin şahs-ı mânevîsine işaret-i gaybiye ile haber verdikleri içinde, benim ehemmiyetsiz şahsımı o hakikata hizmetim cihetiyle nazara almışlar.
Devam Edecek