DENİZLİ HAYATI (20)

Hem, madem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki: İnsan; şu kâinat ağacının en son ve en cem’iyetli meyvesi; ve hakikat-ı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) cihetiyle çekirdek-i aslîsi; ve kâinat kur’anının âyet-i kübrası; ve İsm-i zamı taşıyan âyetül-kürsisi; ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri; ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru; ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında vâridat ve sarfiyata ve zer’edilmesine (ekilmesine) nezarete memur ve yüzer fenlerle ve binler sanatlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve en mes’uliyetli nâzırı ve kâinat ülkesinin Arz memleketinde padişah-ı ezel ve ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi; ve bir nevi halife-i Arzı; ve cüz’î küllî bütün harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı; ve semavat, Arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrâyı omuızuna alan ve önüne iki acib yol açılan.. birinci yolda zihayatın en bedbahtı ve ikinci yolda en bahtiyarı; ve çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî; ve kâinat sultanının İsm-i zamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi bir âyinesi; ve hitâbât-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtab-ı hâssı; ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı, ve hadsiz fakriyle ve acziyle beraber hadsiz maksatları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare zîhayatı; ve istidatça en zengini ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi.. ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde, ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak, ve devamı ve saadet-i ebediyyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran, ve bütün dünya lezzetleri ona verilse onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmiyen, ve ona ihsanlar eden zatı perestiş derecesinde seven ve sevdiren, ve sevilen çok harika bir mucize-i kudret-i Samedâniyye ve bir acube-i Hilkat ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihâzât-ı insaniyesi şehadet eden ve böyle yirmi küllî hakikatlarla Cenab-ı Hakkın Hak ismine bağlanan, ve en küçük zîhayatın en cüz’î ihtiyacını gören ve niyazını işiten ve fiilen cevap veren Hafîz-i Zülcelâlin Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri kaydedilen, ve kâintaı alâkadar edecek ef’alleri o ismin kâtibîn-i kiramlarıyle yazılan, ve herşeyden ziyade o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve herhalde ve hiç bir şüphe getirmez ki; bu yirmi hakikatin hükmiyle, insanlar için bir haşir ve neşir olacak; ve ‘’Hak’’ ismiyle, evvelki hizmetlerinin mükâfatını ve kusurâtının mücazatını çekecek, ve ‘’Hafîz’’ ismiyle cüz’î küllî kayıd altına alınan her amelinden muhasebeye ve sorguya çekilecek; ve dâr-ı bekada saadet-i ebediyye ziyafetgâhının hem şekavet-i daime hapishanesinin kapıları açılacak; ve bu âlemde çok taifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazan karıştıran bir zâbit, toprağa girip, işlediği amellerinden sual olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmıyacaktır!...
Yoksa sineğin sesini işitip hakk-ı hayatını vermekle fiilen cevap verdiği halde, gök gürültüsü kuvvetinde bekaya ait hadsiz hukuk-u insaniyyenin mezkûr yirmi hakikatlar lisanlariyle edilen ve arş ve ferşi çınlatan dualarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zâyi etmek ve sinek kanadının intizamı şehadetiyle sinek kanadı kadar israf etmiyen bir hikmet, bütün o hakikatlerin bağlandıkları insânî istidâdâtı ve ebede uzanan emelleri ve arzuları ve o istidât ve arzuları besleyen kâinatın pek çok râbıtalarını ve hakikatlarını bütün bütün israf etmek, öyle bir haksızlıktır ve öyle imkân hâricindedir ve öyle zâlimane bir çirkinliktir ki; Hak ve Hafîz ve Hakîm ve Cemîl ve Rahîm isimlerine şehadet eden bütün mevcudar, onu reddederler: ‘’Yüz derece muhal ve bin vecihle mümteni’dir’’ derler.
İşte, Hâlikımızdan haşre dâir sorduğumuz suale, Hak, Hafîz, Hakîm, Cemîl ve Rahîm isimleri cevap verip, derler: ‘’Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi, hem bize şehadet eden mevcudatın tahakkuku misillü haşir haktır ve muhakkaktır.’’
Hem mâdem... Daha yazacaktım. Fakat Güneş gibi malûm olmasından kısa kesiyorum.
İşte, geçmiş milsa ve mademlerdeki hakikatlere kıyasen, Cenab-ı Hakkın; yüz belki bin esmasından kâinata bakan isimlerinin her birisi, nasılki mevcudattaki âyineleri ve cilveleriyle müsemmalarını bedahetle isbat ederler, aynen öyle de haşri ve dâr-ı âhireti de gösterirler ve kat’iyyetle isbat ederler.
Hem nasıl, Hâlikımızdan şu sorduğumuz sualimize, O Rabbimiz, bütün fermanlariyle ve nâzil ettiği bütün kitaplariyle ve müsemma olduğu ekser isimleriyle bize kudsî ve kat’î cevap veriyor. Aynen öyle de; melâikeleriyle ve onların dilleriyle daha başka bir tarzda dedirir.. Şöyle ki:
Melekler derler: ‘’Sizin, zaman-ı demdenberi hem ruhanîlerle, hem bizimle görüşmenizin yüzer tevatür kuvvetinde hâdiseleri var ve bizim ve ruhanilerin vücudlarına ve ubudiyetlerine delâlet eden hadsiz emareler ve deliller var. Ve biz âhiret salonlarında ve bazı dairelerinde gezdiğimizi, birbirimize mutabık olarak sizin kumandanlarınız olan Enbiyalarla görüştüğümüz zaman söylemişiz ve daima da söylüyoruz. Elbette, bu gezdiğimiz baki ve mükemmel salonlar ve bu salonların arkalarında tefriş ve tezyin edilmiş olan saraylar ve menziller; hiç şüphemiz yoktur ki, gayet ehemmiyetli misafirleri o yerlerde iskân etmek üzere bekliyorlar ve size kat’î beyan ediyoruz.’’ diye, sualimize cevap veriyorlar.
Devam Edecek