DENİZLİ HAYATI (6)

Hem ehl-i vukuf, ‘’Said Nursî’nin yüzde doksan risalesi; hem samimî, hem hasbî, hem ilim ve hakikat ve din esaslarından hiçbir cihetle ayrılmamışlar; bunlarda, dini âlet etmek veya cemiyet teşkil etmekle emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarihtir. Şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursîyle muhabere mektubları da bu nevidendirler. Beş-on mahrem ve şekvalı ve gayr-ı ilmî olan risalelerden başka bütün risaleleri herbiri bir yetin tefsiri ve bir Hadîs-i Şerifin hakikatı nâmına yazılmışlardır. Din, îman, Allah, Peygamber, hiret akidelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsiller ile yazılmış ve ilmî görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öğütler ve hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak’alar ve faideli menkıbeleri ihtiva eden mevcudun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir.
Hükûmete ve idareye ve asayişe ilişecek ciheti yoktur.’’ diye müttefikan karar vermişler.
İşte, makam-ı iddia, bu yüksek ehl-i vukufun raporuna bakmayarak eski ve müşevveş ve nâkıs rapora binaen acîb tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkal-had müteessir bulunmaktayız. Bu insaflı mahkemenin müsellem insaflarına elbette yakıştırmayız. Hattâ (temsilde hata olmasın) bir bektaşiye: ‘’Ne için namaz kılmıyorsun?’’ demişler. O da:
‘’Kur’ânda var’’ demiş. Ona demişler: ‘’Bunun arkasını, yâni oku’’ denildiğinde: ‘’Ben hâfız değilim.’’ demiş olması kabilinden, Risale-i Nurun bir cümlesini tutup o cümleyi tâdil ve neticeyi beyan eden âhirini almıyarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceğim müdafaânâmemde, o iddianâmeye karşı mukayese edildiğinde bunun otuz-kırk misali görülecektir. Bu nümunelerden lâtif bir vâkıayı beyan ediyorum:
Eskişehir mahkemesinde makam-ı iddianın nasılsa bir shiv neticesi, Risale-i Nurun îman derslerine ‘’Halkları ifsad ediyor’’ gibi bir tâbir ve sonradan o tabirden vazgeçtiği halde, Risale-i Nur şâkirdlerinden Abdurrezzak nâmında bir zat mahkemeden bir sene sonra demiş:
‘’Hey bedbaht! Otuzüç yât-ı Kur’âniye işârâtının takdirine mazhar ve İmam-ı Alinin (R.A.) üç kerametinin ihbar-ı gaybisiyle ve Gavs-ı zamın (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbariyle kıymet-i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiçkimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdını tenvir ve irşad eden ve îmanlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzelten Risale-i Nurun irşadlarına ‘’ifsâd’’ diyorsun. Allahtan korkmuyorsun, dilin kurusun!’’ demiş.
Şimdi, bu şâkirdin haklı olarak bu sözünü makam-ı iddia gördüğü halde, ‘’Said, etrafına fesad saçmış’’ tâbirini insafınıza, vicdanınıza havale ediyorum.
Makam-ı iddia, Risale-i Nurun içtimaî derslerine ilişmek fikriyle, ‘’Dinin tahtı ve makamı, vicdandır; hükme kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasiyle ictimaî keşmekeşler olmuştur’’ dedi. Ben de derim ki: ‘’Din yalnız îman değil, belki amel-i sâlih dahi dinin ikinci cüz’üdür. Acaba katl, zina, sirkat, kumar, şarab gibi hayat-ı içtimaiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işliyenleri onlardan menetmek için, yalnız hapis korkusu ve hükümetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfi gelir mi? O halde; her hanede, belki herkesin yanında daima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelirki, serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte Risale-i Nur, amel-i sâlih noktasında, himan cânibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gazab-ı İlâhîyi hatırına getirmekle fenalıktan kolayca kurtarır.
Hem, makam-ı iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerametkârane bir tevafukunun imza edilmesiyle, ‘’Bir cemiyet efradı’’ diye mânâsız bir emare beyan etmiş. Acaba esnafların ve hancıların defterlerinde bulunan bu nevi imzalara cemiyet ünvanı verilir mi? Eskişehirde aynı böyle bir vehim oldu. Cevap verdiğim ve Mucizat-ı Ahmediye Risalesini gösterdiğim zaman taaccüble karşıladılar. Eğer mâbeynimizde dünyevî bir cemiyet olsaydı, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemal-i nefretle benden kaçacak idiler. Demek nasıl ben ve biz, İmam-ı Gazâlî ile irtibatımız var, kopmuyor; çünki uhrevîdir, dünyaya bakmıyor aynen öyle de: Bu mâsum ve sâfi ve halis dindarlar, benim gibi bir bîçareye îman derslerinin hatırı için bir kuvvetli alâka göstermişler. Ondan bu asılsız, mevhum bir cemiyet-i siyasiye vehmini vermiş. Son sözüm.
Mevkuf, haps-i münferidde
Said Nursî
BU GELEN KISIM ÇOK EHEMMİYETLİDİR
Son Sözün Bir Mühim Parçası
Efendiler! Reis Bey, dikkat ediniz! Risale-i Nuru ve şâkirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına, hakikat-ı Kur’âniye ve hakaik-ı îmaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle binüçyüz senedenberi her senede üçyüz milyon onda yürümüş ve üçyüzmilyar müslümanların hakikata ve saadet-i dareyne giden cadde-i kübrâlarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve itirazlarını kendinize celbetmektir. Çünki o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere dualar ve hasenatlariyle yardım ediyorlar. Hem bu mübarek vatanın başına bir kıyamet kopmaya vesile olmaktır. Acaba, mahkeme-i kübrâda, bu üçyüz milyar dâvacıların karşısında sizden sorulsa ki: ‘’Doktor Duzi’nin, başdan nihayete kadar serhapa İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve frenkçe ‘’Tarih-i İslam’’ nâmındaki eseri ki, zındıkların kütübhanelerinizdeki eserlerine, kitablarına ve serbest okumalarına ve o kitabların şâkirdleri, kanununuzca cemiyet şeklini almalariyle beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik gibi siyasetinize muhalif cemiyetlerine ilişmiyordunuz! Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız îman ve Kur’ân cadde-i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını idâm-ı ebedîden ve haps-i münferidden kurtarmak için Kur’ânın hakîki tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyâsî cemiyetle münasebeti olmayan o hâlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cemiyet nâmı verip ilişmişsiniz? Onları pek acib bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz!’’ dedikleri zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka ‘’cumhuriyet’’ nâmı vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahet-i mutlak’a ‘’medeniyet’’ ismi vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye ‘’kanun’’ ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.                                      Devam Edecek