EMİRDAĞ HAYATI (26)

Onlara dedim ki: Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim, şeytanın telkiniyle zaif bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlâs ile hizmetime zarar gelsin. En zaif damar ve dehşetli mâni, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verildikçe hiss-i nefs-i cisim galebe eder. ‘’Zarurettir, mecburiyet var’’ der, ruh ve kalbi susturur. Doktoru, müstebid bir hâkim gibi yapar. Ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilâçlara itaate mecbur ediyor. Bu ise, fedakârâne ihlâsla hizmete zarar verir. Hem, gizli düşmanlarım da bu zaif damarımdan istifadeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasılki korku ve tama’ ve şan ü şeref cihetinde çalışıyorlar... (Çünkü, insanın en zaif damarı olan korku cihetinde bir halt edemediler, idamlarına beş para vermediğimizi anladılar.)
Sonra, insanın bir zaif damarı, derd-i maişet ve tama’ cihetinde çok soruşturdular; nihayetinde o zaif damardan birşey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki; onların mukaddesatını feda ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukuatlarla onlarca da tahakkuk etti ki; onların mukaddesatını feda ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukuatlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyade, resmen, ‘’Ne ile yaşıyor?’’ diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
Sonra, en zaif bir damar-ı insaniye olan şan ü şeref ve rütbe noktasında, bana çok elîm bir tarzda, o zaif damarımı tutmak için; emredilmiş ihanetler, tahkirler, damara dokunduracak işkenceler yaptılar, hiçbir şeye muvaffak olamadılar. Ve kat’iyyen anladılar ki, onların perestiş ettiği dünyanın şan ü şerefini, bir riyakârlık ve zararlı bir hodfüruşluk biliyoruz. Onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb-u cah ve şan ü şeref-i dünyeviyeye beş para ehemmiyet vermiyoruz.. belki onları bu cihetle divane biliyoruz.
Sonra, bizim hizmetimiz itibariyle bizde zaif damar sayılarn, fakat hakikat noktasında herkesin makbulü ve her şahıs onu kazanmağa müştak olan mânevî makam sahibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakki etmek ve o nimet-i İlâhiyeyi kendinde bilmektir ki, insanlara, menfaatten başka hiçbir zararı yok. Fakat, böyle benlik ve enaniyet ve menfaatperestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırr-ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamağa bina edilen hizmet-i imaniye, şahsî makam-ı mâneviyeyi aramamak iktiza ediyor. Harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakikî ihlâsın sırrı bozulmasın.
İşte bunun içindir ki; herkesin aradığı keşf ü kerâmâtı ve kemalât-ı ruhiyeyi, Nur hizmetinin haricinde aramadığımı, zaif damarlarımı tutmağa çalışanlar anladılar. Bu noktada dahi mağlûb oldular.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm. Ve gelecek Leyle-i Kadir, herbir Nurcu hakkında seksen üç sene ibadetle geçmiş bir ömür hükmüne geçmesini, hakikat-ı Leyle-i Kadri şefaatçi ederek Rahmet-i İlâhiyyeden niyaz ediyoruz.
Kardeşiniz
Said Nursî

* * *

Aziz Sıddık Kardeşlerim,
Evvelâ: Leyle-i Kadirde kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakîkata pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
Nev-i beşer, bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve istibdadiyle ve merhametsiz tahribatiyle ve bir düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan etmesiyle ve mağlûbların dehşetli meyusiyetleriyle ve gâliblerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablariyle; ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle; ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidâdâtın mahiyet-i insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasiyle ve ebedperest hissiyat-ı bâkiye ve fıtrî aşk-ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasiyle; ve gaflet ve dalâletin en sert sağır olan tabiatın, Kur’ânın elmas kılıcı altında parçalanmasiyle; ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyasetin, rûy-u zeminde pek çirkin, pek gaddarâne hakikî sureti görünmesiyle; ve elbette hiçbir şüphe yok ki; Şimalde, Garbde, Amerika’da emareleri göründüğüne binaen, nev-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviyesi böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği ve aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.. ve elbette hiç şüphe yok ki; binüçyüz altmış senede, her asırda üçyüz elli milyon şâkirdi bulunan ve her hükmüne ve dâvâsına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan; ve her dakikada milyonlar hafızların kalbinde kudsiyet ile bulunup, lisanlariyle beşere ders veren ve hiçbir kitabda emsali bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde verip, bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’ân-ı Mucizül-Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarihan ve işareten onbinler defa dâvâ edip, haber verip, sarsılmaz kat’î deliller ile şüphe getirmez hadsiz hüccetlerle, hayat-ı bâkiyeyi kat’iyyetle müjde ve saadet-i ebediyyeyi ders vermesi, elbette nev i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyamet başlarında kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ânı kabule çalışan meşhur hatibleri ve Din-i Hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli dinî cemiyeti gibi ruy-u zeminin kıt’aları ve hükûmetleri Kur’ân-ı Mucizül-Beyanı arayacaklar ve hakikatlarını anladıktan sonra bütün ruh-u canlariyle sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında katiyyen Kur’ânın misli yoktur ve olamaz! Ve hiçbir şey bu Mucize-i Ekberin yerini tutamaz!...
Devam Edecek