KASTAMONU HAYATI (21)

Şöyle ki:
Bugün, okumak için Hizb-i Âzam-ı Nuri’yi açmıştım, birden karşıma: Âyeti çıktı. Mânen, ‘’Bana bak!’’ dedi. Ben de baktım, gördüm ki; mânasının çok tabakalarından hususan mânâ-yı işarîsiyle ve cifrîsiyle hem hapis musibetine, hem necatımıza işaret ve bize beşaret ediyor’’ buyurdular. İşte Denizli mahkemesi, beraet kararı vermezden dokuz ay evvel, bilâtereddüt, bu Âyetin definesinden aldığı cevheri izhar edip, hem bu Âyet-i Kerîmenin mühim nükte-i i’cazını keşf, hem de bu kuvve-i mâneviyeye muhtaç zaif talebelerini tebşir etmekle bizleri mesrur eylemişlerdir. Bu Âyetin tam izahı, Denizli Müdafaasında ve Lâhikasındadır.
Nüsha-i nâdire-i zaman olan Üstadımız, gayet şecî ve metin ve ulülazmâne bir cesaret-i fevkalâdeye mâlik bir lisanül-hakdır ki, hak yolunda söz söylemekten çekinmez ve levm-i lâimden korkmazlar. Bir gün, ‘’Bismillâh’’ yazılı kabir taşlarını lâğımlar üzerine konurken görürler. Orada, dünyaca mühim zatlar hazır oldukları halde, kimsenin söyleyemediği gayet acı sözlerle o haksız işe ve daha başka haksız işlere de sedd-i sedid olmuşlardır.
Hem memleketimizde herkim üstadımızı rencide etmeye cesaret etmişse, Risale-i Nur’a zarar getirmişse, mutlaka sû-i âkibete uğramışlardır. Bazıları dehalet edip akılları başlarına gelmiş ise de, bazıları da cezalarını çekmişlerdir. Bu vak’aların bazıları Lâhikada yazılmıştır.
Elhasıl mübarek Üstadımızın evsaf-ı kemalini ve mehâsin-i ahvalini bizim gibi âcizlerin bihakkın tasvir ve târif edebilmesine imkân yoktur. Hâlık-ı Zülcelâl Velcemal Hazretleri, Üstadımızı, bir vücud-u müstesna olarak yaratmış ve tevfik-i İlâhiyyesine mazhar kılmıştır. Ne saadet ona ki; onun bizzat iştigal ettiği ve ehemmiyetle teşvik ve tavsiye ettiği Risale-i Nur ile hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede buluna ve Risale-i Nur’dan dersini almış ola...
Üstadımız, memlekette bulundukça, fâsılasız neşr-i hakaik eylemiş ve bizim saadetimiz için feyiz bahşeden mübarek nefesini sarfetmiştir. Cenab-ı Erhamürrâhiminden bütün ruh u canımızla niyaz ederiz ki ‘’Mahşer gününde dahi bileri: Hadîs-i Şerifine mazhar olan Üstadımız define-i ulûm ve fünûn, bedî-ül-beyan allâme-i Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri ile birlikte haşretsin. Tâ ki, o korkulu günde nurlu, müşfik, mübarek eliyle elimizi tutsun, huzur-u Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bizi götürsün, İnşâallah!....’’
Risale-i Nur Şakirdlerinden
FEYZİ, EMİN

* * *

ÂYET-ÜL KÜBRA HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ
Bediüzzaman Hazretleri Kastamonu’da iken, ‘’Âyet-ül Kübra’’ nâmiyle, Cenab-ı Hakkın varlığını, birliğini, kâinattaki mevcudatın lisanlariyle isbat eden muazzam bir risale yazmıştır.
Bu risale için üstadımız, ‘’şimdiki dehşetli tahribata karşı bir hakikat-ı Kur’aniye ve bir sedd-i âzamdır’’ demiştir.
Kalbe geldiği gibi acele olarak yazdırılmış, birinci müsvedde ile iktifa edilmiştir. Üstad, ‘’Yazdığım vakit irade ve ihtiyarım ile olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeyi muvafık görmedim.’’ buyurmuştur.
Bu risale, ilk defa gizli olarak tab’edilmesinden dolayı, Üstad ve talebelerinin hapsine sebep olmuşsa da bilâhare Denizli ve Ankara Ağır Ceza Mahkemeleri, iki senelik tetkikatlarından sonra beraatlarına ve risalenin iadesine ittifakla karar vermişlerdir.
İmam-ı Ali (R.A.) gayb-âşina nazariyle bu risaleyi görmüş, ‘’Kaside-i Celcelutiye’’ sinde bu risalenin ehemmiyetine ve makbuliyetine işaret edip fıkrasiyle onu şefaatçi yaparak dua etmiştir.
Bu Âyetül-Kübra’nın tetkiki neticesinde Üstad ve talebelerinin beraatle hapisten kurtulmaları, İmam-ı Ali (R.A.) ın bu duasının kabulünü isbat etmiştir.
Bu asırdaki dalâlet cereyanları, Müslümanların imanlarında şiddetli bir tahribat yapmak teşebbüsüne karşı, bu Hakikat-ı Kur’aniyenin, bir sedd-i âzam olarak makam münasebetiyle buraya dercedilmesi muvafık görüldü...
Devam edecek