KASTAMONU HAYATI (24)
Evet, hiçten, birden hârika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nâr ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvarî pamuk - misal ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle baş aşağı, gafil insanın başına tokmak gibi vuruyor. ‘’Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen faal ve kudretli bir zâtın hârika işlerine bak. Sen, başı boş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başı boş olamazlar. Her birisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir müdebbir-i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar.’’ diye ihtar ediyorlar.
İşte bu meraklı yolcu, bu cevde; bulutu teshirden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzilden ve hâdisat-ı cevviyeyi tedbirden terekküp eden bir hakikatın yüksek ve âşikâr şehadetini işitir. Amentü Billâh der. Makamın ikinci mertebesinde fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr müşâhedatını ifade eder. (İhtar)
Sonra, o seyahat-ı fikriyeye alışan o mütefekkir misafire, Küre-i Arz, lisan-ı haliyle diyor ki: ‘’Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelere bak ve sahifelerimi oku.’’ O da bakar, görür ki: Arz, meczub bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medar olan bir daireyi, Haşr-ı Âzamın meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüzbin envaını büyün erzak ve levazımatlariyle içine alıp feza denizinde kemal-i muvazene ve nizamla gezdiren ve Güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefine-i Rabbaniyedir.
Sonra, sahifelerine bakar, görür ki: Bablarındaki her bir sahifesi, binler âyâtiyle Arzın Rabbını tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar fazlında icad ve idaresine bakar, müşahede eder ki: Yüzbin envaın hadsiz efradlarının suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet rahîmane terbiye ediliyor ve gayet mu’cizane bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor. Ve gayet müdebbirane idare olunuyor ve gayet müşfikâne iaşe ve it’am ediliyor ve gayet rahîmane ve rezzekane hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan
------------------------
(İhtar: Birinci Makamda geçen otuzüç mertebe-i tevhidi bir parça izah etmek isterdim. Fakat şimdiki vaziyetim ve halimin müsaadesizliği cihetiyle, yalnız gayet muhtasar bürhanlarına ve mealinin tercümesine iktifaya mecbur oldum. Risale-i Nurun, otuz, belki yüz risalelerinde; bu otuzüç mertebe, delilleriyle, ayrı ayrı tarzlarda, herbir risalede bir kısım mertebeler beyan edildiğinden, tafsili onlara havale edilmiş.)
Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüzbin nevi et’ime ve levazımat, kemal-i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatli sinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahman-ı Rahîmin gayet müşfikâne ve mürebbiyane bir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu isbat eder.
Elhâsıl; bu sahife-i hayatiye-i bahariye, Haşr-ı A’zamın yüz bin nümunelerini ve misallerini göstermekle, Âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu Âyet dahi, bu sahifenin mânalarını mu’cizane ifade eder. Ve Arzın, bütün sahifeleriyle, Arzın büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde dediğini anladı.
İşte Küre-i Arzın yirmiden ziyade büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi veçhinden bir tek veçhinin muhtasar şehadeti ile, o yolcunun sair vecihlerin sahifelerindeki müşahedatı mânasında olarak ve o müşahedatları ifade için, Birinci Makamın Üçüncü Mertebesinde böyle denilmiş.
Sonra, o mütefekkir yolcu, her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan îmanı kuvvetlenip mânevî terakkiyatın miftahı olan marifeti ziyadeleşip ve bütün kemâlâtın esası ve madeni olan İman-ı Billâh hakikatı bir derece daha inkişaf edip mânevi çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden; ‘’sema’’, ‘’cevv’’ ve ‘’Arz’’ ın mükemmel ve kat’î derslerini dinlediği halde deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u hurûşla zikirlerini ve hazin ve leziz seslerini işitir. Lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile ‘’Bize de bak, bizi de oku!’’ derler. O da bakar, görür ki: Hayatdârâne mütemadiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, Arzı kuşatıp, Arz ile beraber gayet süratli bir surette bir senede yirmibeş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir Zatın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar. Devam Edecek