KASTAMONU HAYATI (31)
Yedincisi: Âl ve Ashab namında, ve nev-i beşerin Enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemalâtla en meşhuru ve en muhterem ve en namdarı, ve en’dindar ve en keskin nazarlı taife-i azimesi, kemal-i merak ile ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle bu zatın bütün gizli ve aşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharri ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zâtın, dünyada en sâdık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatlı olduğuna ittifak ile ve icma ile sarsızlmaz tasdikleri ve kuvvetli imanları, Güneşin ziyasına delâlet eden güngüz gibi bir delildir, diye anladı.
Sekizincisi: Bu kâinat, nasılki kendini îcad ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile; bir saray gibi, bir kitap gibi, bir sergi gibi, bir temaşagâh gibi tasarruf eden saniine ve kâtibine ve nakkaşına delâlet eder; öyle de: Kâinatın hilkatindeki makasıd-ı İlâhiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki rabbânî hikmetlerini tâlim edecek ve vazifedarane harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemalâtını ilân edecek ve o kitab-ı kebirin mânâlarını ifade edecek bir yüksek dellal, bir doğru keşşaf, bir muhakkik üstad, bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu Zâtın hakkaniyetine, ve bu kâinat Hâlikının en yüksek ve sâdık bir memuru olduğuna şehadet ettiğini bildi.
Dokuzuncusu: Mâddem bu sanatlı ve hikmetli masnuatıyla kendi hünerlerini ve sanatkârlığının kemalâtını teşhir etmek ve bu süslü, ziynetli nihayetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesapsız nimetleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve bu şefkatli ve himayetli umumî terbiye ve iaşe ile, hatta ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nev’ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbânî it’amlar ve ziyafetler ile, kendi rububiyetine karşı, minnettârâne ve müteşekkirâne ve perestişkârâne ibadet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece gündüzün tahvili ve ihtilâfı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallâkiyet ile kendi Ulûhiyetini izhar ederek, o Ulûhiyetine karşı îman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semavî tokatlar ile zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî Zatın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi ve onun mezkûr maksatlarına tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammasını hal ve keşfeden, ve daima o Hâlikının namına hareket eden ve ondan istimdat eden ve muvaffakıyet isteyen ve onun tarafından imdada ve tevfika mazhar olan ve Muhammed-i Kureyşî denilen bu Zat olacak (A.S.M.)
Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkûr dokuz hakikatlar bu Zatın sıdkına şehadet ederler; elbette bu âdem, beni-Âdemin medar-ı şerefi ve bu âlemin medar-ı iftiharıdır ve Ona, Fahr-i âlem ve Şeref-i benî-Âdem denilmesi pek lâyıktır ve onun elinde bulunan ferman-ı Rahman olan Kur’an-ı Mu’cizül-Beyanın haşmet-i saltanat-ı mâneviyesinin nısf-ı Arzı istilâsı ve şahsî kemalâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim Zat budur; Hâlikımız hakkında en mühim söz, Onundur.
İşte gel, bak: Bu hârika Zâtın yüzer zâhir ve bahir kat’i mucizelerinin kuvvetine, ve dinindeki binler âlî ve esaslı hakikatlarına istinaden, bütün davâlarının esası ve bütün hayatının gayesi, Vacibül-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmasına delâlet ve şehadet, ve o Vacibül-Vücudu isbat ve ilân ve i’lam etmektir.
Demek; bu kâinatın mânevî güneşi ve Hâlikımızın en parlak bir bürhanı bu Habibullah denilen Zatdır ki: Onun şehadetini teyid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icma’ var.
Birincisi: ‘’Eğer perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek’’ diyen, İmam-ı Ali (Radiyallahu Anhu) ve yerde iken Arş-ı Âzam’ı ve İsrafil’in azamet-i heykelini temaşa eden Gavs-ı Âzam (K.S.) gibi keskin-nazar ve gaybbîn gözleri bulunan binler aktab ve evliya-i azîmeyi câmi ve Âl-i Muhammed nâmiyle şöhretşiâr-ı âlem olan cemaat-i nuraniyenin icma’ ile tasdikleridir.
İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkâr-ı siyasiyeden hâlî ve kitapsız ve Fetret Asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve malûmatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim-i âdil olarak; şarktan garba kadar cihanpesendane idare eden ve Sahabe nâmiyle dünyada namdar olan cemaat-ı meşhurenin ittifakla, can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli imanla tasdikleridir.
Üçüncüsü: Her asırda binlerle efradı bulunan ve her fende dâhiyane ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan ve ümmetinde yetişen hadsiz muhakkik ve mütebahhir ulemasının cemaat-i uzmasının, tevafukla ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir. Demek bu Zâtın vahdaniyete şehadeti, şahsî ve cüz’î değil, belki, umumî ve külli ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa, karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehadettir, diye hükmetti. İşte, Asr-ı Saadette aklıyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun o medrese-i nuraniyeden aldığı derse kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın Onaltıncı Mertebesinde böyle denilmiştir.
Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: ‘’Aradığımız Zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an-ı Mucizül-Beyan namındaki kitaba müracaat edip O ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hâlikımızın kitabı olduğunu isbat etmek lâzımdır, diye taharriye başladı.