KASTAMONU HAYATI (32)
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel mânevî i’caz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüzotuz risaleleri, Âyat-ı Fürkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakaik-i Kur’aniyeyi mücahidane neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki, onun üstadı ve menbaı ve mercii ve Güneşi olan Kur’an, semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Resâil-in-Nurun yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur’aniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur’ânın kurk vecihle mucize olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüş ise, değil tenkid ve itiraz etmek, belki isbatlarına hayran olmuş; takdir ederek çok sena etmiş. Kur’ânın vech-i i’cazını ve hak Kelâmullah olduğunu isbat etmek cihetini Risalet-in Nura havale ederek; yalnız, bir kısa işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta: Nasıl ki Kur’ân, bütün mucizatiyle ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikiyle, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın bir mucizesidir; öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın bir mucizesidir; öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmda, bütün mucizatıyla ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle, Kur’anın bir mucizesidir ve Kur’ân, Kelâmullah olduğuna bir hüccet-i katıasıdır.
İkinci Nokta: Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatlli bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların; hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde, hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki; ondört asır müddetinde, her dakikada, altıbin altıyüz altmışaltı Âyetleri, kemal-i ihtiramla, hiç olmazsa, yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor. Ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor. Ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor; elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hârikadır, fevkalâdedir, mucizedir.
Üçüncü Nokta: Kur’an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki; Kâbe’nin duvarında altın ile yazılan en meşhur ediplerin ‘’Muallâkat-ı Seb-a’’ nâmıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebidin kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: ‘’Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.’’
Hem bedevî bir edip Âyetini işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: ‘’Sen Müslüman mı oldun?’’ O demiş: ‘’Hayır, ben bu Âyetin belâgatına secde ettim.’’
Hem ilm-i belâgatın dâhîlerinden Abdülkahir-i Cürcanî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dahî imamlar ve mütefennin edibler icma’ ve ittifakla karar vermişler ki: Kur’ânın belâgatı, takat-ı beşerin fevkindedir, yetişilmez.
Hem o zamandanberi, mütemadiyen meydan-ı muarazaya dâvet edip mağrur ve enaniyetli ediplerin ve beliğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: ‘’Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz.. veyahut, dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz...’’ diye ilân ettiği halde; o asrın muannid beliğleri, bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan ve can ve mallerını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri isbat eder ki; o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur’ânın dostları, Kur’âna benzemek ve taklit etmek şevkiyle ve düşmanları dahi, Kur’ana mukabele ve tenkid etmek sevkiyle o vakittenberi yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor; hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en âdi adam dahi dinlese elbette diyecek: ‘’Bu Kur’ân, bunlara benzemez.. ve onların mertebesinde değil.’’ Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak. Umumunun altında olduğunu dünyada hiçbir fert, hiç bir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez... Demek mertebe-i belâgatı, umumun fevkindedir. Hattâ bir adam, Âyetini okudu. Dedi ki: ‘’Bu Âyetin hârika telâkki edilen belâgatını göremiyorum.’’ Ona denildi: ‘’Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.’’ Oda, kendini Kur’ândan evvel orada tahayyül ederken gördü ki: Mevcudat-ı âlem; perişan, karanlık, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak; hâlî, hadsiz hudutsuz bir fezada; kararsız, fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden Kur’ânın lisanından bu Âyeti dinlerken gördü; bu Âyet, kâinat üstünde dünyanın yüzünden öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinat, bir câmi-i kebîr hükmünde, başta semavat ve arz olarak umum mahlûkat, hayattarane zikir ve tesbihde, vazife başında cûş u hurûşla mes^udane ve memnunane bir vaziyette bulunduruyor diye müşahede etti. Ve bu Âyetin derece-i belâgatını zevk ederek, sair Âyetleri buna kıyasla, Kur’ânın zemzeme-i belâgatını zevk ederek, sair Âyetleri buna kıyasla, Kur’ânın zemzeme-i belâgatı arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemal-i ihtiramla ondört asır bilâfâsıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Devam Edecek