RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (13)

Bediüzzaman’ın divan-ı harbdeki bu kahramanca müdafaası, o zaman iki defa tabedilip neşredilmiştir. O dehşetli mahkemeden idamını beklerken beraet etmiş ve mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda Bayezid’den tâ Sultanahmet’e kadar arkasında kalabalık bir halk kitlesi mevcut olduğu halde: "Zalimler için yaşasın Cehennem! Zalimler için yaşasın Cehennem!" nidalariyle ilerlemiştir.
Divan-ı Harbdeki müdafaasının bir kısmı bu tarihçe-i hayatta yazılmıştır. Tâ ki Otuz Bir Mart hâdisesinin içyüzü ve Bediüzzaman’ın kahramanca müdafaası bir derece anlaşılabilsin.
* * *
İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi yahut Divan-ı Harb-i Örfî ve Said Nursî adlı eserden parçalar:

 

MUKADDEME: Vaktâ ki hürriyet divanelikle yâdolunurdu; zaif istibdad, tımarhaneyi bana mekteb eyledi.
Vaktâ ki i’tidal, istikamet; irtica ile iltibas olundu, muşrutiyette şiddetli istibdad, hapishaneyi mekteb eyledi.
Ey şehadetnamemi temaşa eden zevat! Lûtfen, ruh ve hayâlinizi, misafireten yeni medeniyete karışmış, asabî bir bedevi talebenin hâl-i ihtilâlde olan ceset ve dimağına gönderiniz, tâ tahtie ile hatâya düşmeyiniz!... 31 Mart hâdisesinde, Divan-ı Harb-i Örfi’de dedim ki:
-Ben talebeyim; onun için, her şeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum; onun için, her şeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum. Ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururuken ve darağacı denilen istasyonda ahrete giden şimendiferi beklerken, cemiyet-i beşeriyenin gaddârâne hallerini tenkid ederek, değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev-i benî beşere irad ettiğim bir nutuktur.

 

Onun için sırrınca, kabr-i kalb-den hakaik çıplak çıktı; nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. ahrete kemal-i iştiyakla müheyyâyım; bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki; bir bedevî garaibperest, İstanbul’un acaib ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder; ben de, ma’rez-i acaib ve garaib olan lem-i ahreti o hâhişle görmek istiyorum; şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka suretle azab, azab değil, benim için bir şandır!
Bu hükumet, zaman-ı istibdatta akla husumet ediyordu; şimdi de hayata adavet ediyor… Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun!... Yaşasın mevt!... Zalimler için de yaşasın cehennem!.. Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.
Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, Divan-ı Harbde bana da sual ettiler:
-Sen de şeriat istemişsin?
Dedim:
-Şeriatın bir hakikatına bin ruhum olsa feda etmeye hazırım; zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!
Hem de dediler:
-İttihad-ı Muhammediyeye (A.S.M) dâhil misin?
Dedim:
-Maaliftihar… En küçük efradındanım; fakat benim târif ettiğim veçhile… O ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir bana gösterin?...
İşte, o nutku şimdi neşrediyorum; tâ ki meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı meyusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve hakikati evham ve şüpheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim:
-Ey paşalar, zabitler! Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmâli:

 

Yâni, medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor! Artık nasıl i’tizar edeyim, mütehayyirim! Mukaddeme olarak söylüyorum:
Mert olan, cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa, cezadan korkmaz. Hem, de haksız yere idam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım. Şayet hapiste kalsam böyle hürriyeti lâfızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
Bunu da derim ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar; kabahatlerini setr için, başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla ittiham ederler.
Devam Edecek