RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (24)

İşte şimdi hizmet vaktidir.
Elhasıl: İslâm (Hâşiye) uyandı ve uyanıyor. Fenalığı fena, iyiliği iyi olarak gördüler. Evet, şu dereler aşairini tevbekâr eden işte bu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu istidadı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin sizler bedevi olduğunuzdan ve fıtrat-ı asliyeniz oldukça bozulmamış olduğundan, İslâmiyetin kudsi milliyetine daha yakınsınız.
Seyahatımda beni tanımayanlar kıyafetime bakıp beni tacir zannettiklerinden derlerdi ki:
S- Tacir misin?
C- Evet hem tacirim hem de kimyagerim.
S- Nasıl?
C- İki madde var mezcettiriyorum. Birinden tiryak-ı şâfi, birinden elektrik-i muzi tevellüd eder.
S- Bunlar nerede bulunur?
C- Medeniyet ve fazilet çarşısında; cephesinde insan yazılı, iki ayak üstünde gezen sandık içinde ki; üstünde kalb yazılan, ya siyah veya pırlanta gibi parlak olan bir kutudadır.
S- İsimleri nedir?
C- İman, muhabbet, sadakat, hamiyyet!...
Ceride-i Seyyare ..Ebu lâ-şey.. İbn-üz-Zaman..
Ehu’l-Acâib ..İbn-ü Ammi’l-garâib Said Nursî
Sonra Van’dan Şam’a gider. Şam ulemasının ilhahı ve ısrarı üzerine, Câmi-ül-Emevide on bine yakın ve içerisinde yüz ehl-i ilim bulunan azim bir cemaate karşı bir hutbe irad eder. Bu hutbe fevkalâde takdir ve tahsin ile kabûle mazhar olur. Bilâhare, buradaki hutbesi, "Hutbe-i Şâmiye" namiyle tabedilmiştir.
Bu Hutbe-i Şamiye; İslâm leminin içinde bulunduğu maddi mânevi hastalıkların nelerden ibaret bulunduğunu, felâket ve esarete hangi sebeplerden dolayı mâruz kaldıklarını bildiren; ve buna karşı çare-i halâs gösteren; ve bundan sonra, İslâmiyetin zemin yüzünde maddi-manevi en yüksek terakkiyi göstereceğini, İslâmi medeniyetin kemal-i haşmetle meydana geleceğini ve zemin yüzünü pisliklerden temizliyeceğini delâil-i akliye ile isbat eden, müjde veren çok kıymetdar, bütün Müslümanlara, hattâ insanlığa şamil bir dersdir, bir hutbedir.
Hutbe-i Şâmiyenin baş taraflarında diyor:
"Ben, bu zaman ve zeminde beşerin hayat-ı içtimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler, Avrupalılar terakkide istikbâle uçmalariyle beraber, bizi maddi cihette kurûn-u vustâda durduran ve tevkif eden; altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:
1- Ye’sin (ümidsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi.
2- Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi.
3- Adavete muhabbet.
4- Ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek.
5- Çeşit çeşit sâri hastalıklar gibi intişar eden istibdat.
6- Menfaat-ı şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da, bir tıb fakültesi hükmünde hayat-ı içtimaiyemize eczane-i Kur’aniyeden ders aldığım altı kelime ile beyan ediyorum. Mualecenin esasları, onları biliyorum.
Birinci Kelime: "EL-EMEL" yâni: Rahmet-i İlâhiyyeden kuvvetle ümid beslemek.
Evet, ben kendi hesabıma aldığım derse binaen:
Ey İslâm Cemaati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki lem-i İslâmın saadet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saadeti ve bilhassa İslâmın terakkisi onların intibahiyle olan Arabın saadetinin fecr-i sâdıkının emareleri inkişafa başlıyor ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye’sin rağmına olarak ben dünyaya işittirecek (Hâşiye) derecede kanaat-ı kat’iyyemle derim:
İstikbâl, yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak; ve hâkim, hakaik-ı Kur’aniye ve imaniye olacak. Bu dâvama çok bürhanlardan ders almışım. Şimdi o bürhanlardan mukaddematlı bir buçuk bürhanı zikredeceğim. O bürhanın mukaddematına başlıyoruz.
İslâmiyet hakaiki; hem mânen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var.
Birinci cihet olan mânen terakki ise, biliniz: Hakiki vukuatı kaydeden tarih, hakikata en doğru şahiddir. İşte tarih bize gösteriyor, hattâ Rus’u mağlûb eden Japon Başkumandanının İslâmiyetin hakkaniyetine şehadeti de şudur ki: "Hakikat-ı İslâmiyenin kuvveti nisbetinde ve Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakki ettiğini tarih gösteriyor ve ehl-i İslâmın, hakikat-ı İslâmiyede zafiyeti derecesinde tevahhış ettiklerini vahşete ve tedenniye düştüklerini ve herc ü merc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bil’akisdir."
H H H
"Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-ı imaniyenin kemalâtını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki Küre-i Arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete, dehalet edecekler."
H H H
"Ey bu Câmi-i Emevideki kardeşlerim gibi, lem-i İslâmın câmi-i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırk beş senedeki bu dehşetli hâdisattan ibret alınız, tam aklınızı başınıza alınız, ey mütefekkir ve akıl sahibi ve kendini münevver telâkki edenler!
Hasıl-ı kelâm: Biz Kur’an şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-ı imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efratları gibi, ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbâlde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an hükmedecek!                                  Devam Edecek