RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (27)
Nifak ve münafıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sân-i Zülcelâlin kudretine iftira etmektir. Küfür; bütün envâiyle kizbdir, yalancılıktır. İman sıdkdır, doğruluktur. Bu sırra binaen, kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesafe var; Şark ve Garp kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nar ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Halbuki gaddar siyaset ve zâlim propaganda, birbirine karıştırmış, beşerin kemalâtını da karıştırmış. (Hâşiye).
Ey bu Câmi-i Emevîdeki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonra Âlem-i İslâm mesccid-i kebîrindeki dörtyüz milyon ehl-i iman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetülvüska, sıdkdır. Yâni en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğrulutur. Amma; maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiştir.
* * *
Dördüncü Kelime: Bütün hayatımda hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeden kat’i bildiğim ve tahkikatların bana verdiği netice şudur ki: Muhabbete en lâyık şey, muhabbettir; ve husûmete en lâyık sıfat husûmettir. Yâni hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi te’min eden ve saadete sevkeden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeye muhabbete lâyıkdır; ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zir ü zeber eden düşmanlık ve adavet, herşeyden ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeye müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır.
H H H
Beşinci Kelime: Meşveret-i şer’iyyeden aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazan büyür, sirayet eder, yüz olur. Bir tek hasene bazan bir kalmıyor, belki bazan binler dereceye terakki ediyor. Bunun sırr-ı hikmeti şudur:
Hürriyet-i şer’iyye ile meşveret-i meşrua, hakiki milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakiki milliyetimizin esası, ruhu ise, İslâmiyetdir. Ve Hilâfet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle o İslâmiyet milliyetinin sadefi, kal’ası hükmündedir. Arab-Türk hakiki iki kardeş, o kal’a-i kudsiyenin nöbetdarlarıdır.
İşte bu kudsî milliyetin rabıtasıyle, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi İslâm taifeleri de birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile murtabıt, alâkadar olur. Birbirine mânen (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri, bir silsile-i nuraniye ile birbirine bağlıdır. Nasılki bir aşiretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşiretin bütün efradı, o aşiretin düşmanı olan başka aşiretin nazarında bütün efradı müttehem olur. Güya her bir ferd, o cinayeti işlemiş gibi o düşman aşiret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşiretin bir ferdi, o aşiretin mahiyetine temas eden medar-ı iftihar bir iyilik yapsa; o aşiretin bütün efradı onunla iftihar eder.
İşte bu mezkûr hakikat içindir ki; bu zamanda, hususan kırk elli sene sonra; seyyie, fenalık, işliyenin üstünde kalmaz; belki, milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukukuna tecavüz olur. Kırk elli sene sonra çok misalleri görülecek.
Ey bu sözlerimi dinliyen bu Câmi-i Emevîdeki kardeşler ve kırk elli sene sonra Âlem-i İslâm câmiindeki ihvan-ı müslimin!
“Biz zarar vermiyoruz. Fakat menfaat vermeye iktidarımız yok. Onun için mâzuruz” diye özür beyan etmeyiniz. Bu özrünüz makbul değil. Tenbelliğiniz ve “Neme lazım” deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm ile milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizlere gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır. İşte, seyyie böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene, yâni İslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik, yalnız işleyene münhasır kalamaz. Belki bu hasene, milyonlar ehl-i iman, mânen faide verebilir. Onun için “Neme lazım” deyip, kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil!
Ey bu camideki kardeşlerim ve kırk elli sene sonraki Âlem-i İslâm mescid-i kebîrindeki ihvanlarım!
Zannetmeyiniz ki; ben bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki; buraya çıktım, sizde olan hakkımızı dâvâ ediyorum.
Yani: Küçük taifelerin menfaati ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük, muazzam taife olan Arap ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve füturunuzla, biz biçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar görüyor.
Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Araplar!
En evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadları, imamları ve İslâmiyetin mücahidleri sizlerdiniz.
Sonra muazzam Türk milleti, o kudsî vazifenize tam yardım ettiler. Onun için; tenbellikle, günahınız büyüktür ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir.
Hususan kırk elli sene sonra Arap taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeye, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi Küre-i Arzın nısfında, belki ekserisinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa inşâallah nesl-i âti görecek.
Sakın kardeşlerim; tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigal için himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşa! Hakikat-ı İslâmiye, bütün siyasâtın fevkindedir. Bütün siyasetler, ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin.
Devam edecek.