RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (33)

Bediüzzaman’ı üserâ kampına götürürler. Burada şu şekilde şayan-ı takdir bir hadise cereyan eder. Şöyle ki:
Bir gün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında, Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan tercüman vasıtasiyle der:
– Beni herhalde tanımadılar?
Bediüzzaman:
– Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.
Kumandan:
– Şu halde Rus ordusuna, dolayısiyle Rus Çarına hakaret ediyorlar.
Bediüzzaman:
– Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse, Cenab-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam etmem, der.
Bunun üzerine Bediüzzaman divan-ı harbe verilir. Birkaç zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahîm neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.
Fakat Bediüzzaman:
– Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir, deyip kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet vermez.
Nihayet idamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsaade ister; vazife-i diniyesini ifadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam bu esnada, namazını eda ederken, Rus kumandanı gelerek, Bediüzzaman’dan özür dileyip:
– O hareketinizin mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz. Diyerek verilen idam hükmünü geri aldırır.
H H H
Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya taraflarında esarette kalır. Bütün hayatını, fisebilillah Kur’âna, İslâmiyete, Sünnet-i Seniyenin ihyasına hasr ve vakfeden bu fedakâr-ı İslâm, buralarda da katiyen boş durmaz. İçerisinde bulunduğu muhiti tenvir ve irşad için çalışır. Bu müddet içinde kendisiyle beraber esarette bulunan zabitlere dersler veriyordu. Bir gün, doksan zabit arkadaşına ders verdiği sırada, bir Rus kumandanı gelir. “Siyasî ders veriyor” diye dersine mâni olursa da, faaliyetinin dinî, ilmi, içtimai olduğunu öğrenince serbest bıraktırır.
Nihayet esaretten firar ile kurtulup; Petersburg ve Varşova’ya gelmeye muvaffak olur. Bilâhare, Viyana tarikiyle (R. 1334) senesinde İstanbul’a teşrif eder.
Harb-i Umumîde gönüllü alay kumandanı olan Bediüzzaman Said Nursî, bu esaret hayatını bir eserinde (Hâşiye) şöyle anlatıyor:
Yirmi Altıncı Lem’anın Dokuzuncu Ricasından Bir Kısım
“Harb-i Umumîde, esaretle Rusya’nın şark-ı şimalîsinde  çok uzak olan Kosturma vilayetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir camii, meşhur Volga nehrinin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zabitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim. Dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefaletle beni o Volga nehrinin kenarındaki küçük camiye aldılar. Ben yalnız olarak camide yatıyordum. Bahara yakın, o şimal kıt’asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlıklı gecelerde ve karanlıklı gurbette ve Volga nehrinin hazin şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın fırkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i Umumîyi gören, ihtiyardır.
Gûya  sırrına mazhar olarak öyle
günlerdir ki; çocukları ihtiyarlandırdığı cihetle, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı uzun gece ve hazin gurbet, hazin vaziyet içinde hayattan bir meyusiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım; ümidim kesildi. O hâlette iken Kur’ân-ı Hakîmden imdat geldi. Dilim
dedi; kalbim de ağlayarak dedi:

Garibem, bîkesem, zaifem, nâtuvanem el’amân gûyem, afvü cûyem, meded hâhem zidergâhet İlâhî!
Rumum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefatımı tahayyül ederek Niyazi-i Mısrî gibi dedim:
Dünya gamından geçip,
Yokluğa kanat açıp,
Şevk ile her dem uçup,
Çağırırım: Dost! Dost!
diye, dostları arıyordu. Her ne ise; o hüzünlü, rikkatli, fırkatli uzun gurbet gecesinde, Dergâh-ı İlâhide za’f ve aczim o kadar büyük bir şefaatçi ve vesile oldu ki; şimdi de hayretteyim. Çünkü bir kaç gün sonra, gayet hilâf-ı me’mul bir surette, yayan gidilse bir senelik mesafede, tekbaşımla, Rusça bilmediğim halde firar ettim. Za’f ve aczime binaen gelen inayet-i İlâhiye ile, hârika bir surette kurtuldum. Tâ Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki; bu surette kolaylıkla kurtulmak pek hârika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları, çok teshilât ve çok kolaylıkla, o uzun firari seyahati bitirdim.
Devam Edecek
Fakat, o Volga nehri kenarındaki camideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki: “Bakiye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim! Bu insanların hayat-ı içtimaiyesine karışmak artık yeter. Madem sonunda kabre yalnız gideceğim, yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim!” demiştim. Fakat maatteessüf, İstanbul’daki ciddi ve çok ahbab ve İstanbul’un şa’şaalı hayat-ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şan ve şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Gûya o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlık idi. Ve İstanbul’un beyaz, şa’şaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyaz parçası idi ki ileriyi göremedi, yine yattı. Tâ iki sene sonra, Gavs-ı Geylanî, “Fütuhül-Gayb” kitabiyle tekrar gözümü açtırdı.”