RİSALE-İ NUR’UN ZUHURU (16)
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlikımız var, bizim için gurbet olamaz; madem o var, bizim için her şey var; madem o var, melâikeleri de var. Öyle ise bu dünya boş değil, hâli dağlar, boş sahralar Cenab-ı Hakkın ibâdiyle taşı da ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer; lisan-ı hal ile bizim ile konuşabilirler ve eğlendirirler. Evet bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük kitab-ı âlemin harfleri sayısınca vücuduna şehadet eden ve ziruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inayet olabilen cihazatı ve mat’ûmatı ve nimetleri adedince rahmetini gösteren deliller, şahitler; bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlikımızın, Sâniimizin, Hâmimizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da, ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır.
YİRMİSEKİZİNCİ MEKTUBUN ÜÇÜNCÜ MES’ELESİNİN TETİMMESİ OLABİLİR KÜÇÜK VE HUSUSİ BİR MEKTUPTUR
Ahiret kardeşlerim ve çalışkan talebelerim Hüsrev Efendi ve Re’fet Bey.
Sözler namındaki envâr-ı Kur’âniyyede üç keramet-i Kur’âniyyeyi hissediyorduk. Sizler dahi, gayret ve şevkinizle bir dördüncüsünü ilâve ettirdiniz. Bildiğimiz üç ise:
Birincisi: Te’lifinde fevkalâde sühûlet ve sürattir. Hattâ beş parça olan On Dokuzuncu Mektub iki üç günde ve her günde üç dört saat zarfında –mecmuu on iki saat eder- kitabsız, dağda, bağda te’lif edildi. Otuzuncu Söz; hastalıklı bir zamanda, beş altı saatte te’lif edildi. Yirmi Sekizinci Söz olan Cennet bahsi bir veya iki saatte, Süleyman’ın Dere Bahçesinde te’lif edildi. Ben ve Tevfik ile Süleyman, bu sürate hayrette kaldık. Ve hâkeza… Te’lifinde bu keramet-i Kur’aniyye olduğu gibi
İkincisi: Yazmasında dahi fevakalâde bir sühulet, bir iştiyak ve usanmamak var. Şu zamanda ruhlara, akıllara usanç veren çok esbab içinde, bu "Söz"lerden biri çıkar; birden çok yerlerde kemal-i iştiyakla yazılmaya başlanıyor. Mühim meşgaleler içinde, onlar her şeye tercih ediliyor. Ve hâkeza…
Üçüncü Keramet-i Kur’aniyye: Bunların okunması dahi usanç vermiyor. Hususan ihtiyaç hissedilse, okundukça zevk alınıyor, usanılmıyor.
İşte siz dahi, dördüncü bir Keramet-i Kur’âniyyeyi isbat ettiniz. Hüsrev gibi, kendine tenbel diyen ve beş senedir Sözleri işittiği halde yazmaya cidden tenbellik edip başlamıyan bir kardeşimiz, bir ayda on dört kitabı güzel ve dikkatli yazması, şüphesiz dördüncü bir keramet-i esrâr-ı Kur’âniyyedir. Hususan Otuzüçüncü Mektub olan Otuzüç Pencerelerin kıymeti tamamen takdir edilmiş ki, gayet dikkatle ve güzel yazılmış. Evet o risale, Marifetullah ve İman-ı Billâh için en kuvvetli ve en parlak bir risaledir. Yalnız baştaki pencereler gayet icmal ve ihtisar ile gidilmiştir; fakat gittikçe inkişaf eder; daha ziyade parlar. Zaten sair te’lifata muhalif olarak ekser “Söz”lerin başları mücmel başlar, gittikçe genişlenir, tenevvür eder.
Yirmisekizinci Mektubun Yedinci Mes’elesi
Şu mesele “Yedi İşaret”tir.
Evvelâ tahdis-i nimet suretinde birkaç sırr-ı inayeti izhar eden “Yedi Sebeb”i beyan ederiz.
Biinci Sebeb: Eski Harb-i Umumiden evvel ve evâilinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ, müthiş infilak etti; dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana, korkma! Cenab-ı Hakkın emridir; O rahimdir ve hakimdir” Birden o hâlette iken, baktım ki mühim bir zat, bana âmirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’ânı beyan et.” Uyandım, anladım ki bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılabtan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ana hücum edilecek; i’cazı Onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nev’inin şu zamanda izharına -haddimin fevkinde olarak- benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.
Devam Edecek