RİSALE-İ NUR’UN ZUHURU (22)

Çünkü bu, rahmet-i hassaya ve Rububiyet-i hassaya ve tecelli-i hassaya bakar bir surettedir.
Bunu bir temsil ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Bir padişahın umumi saltanatı ve kanunu ile merhamet-i şâhânesi, umum efrad-ı millete teşmil edilebilir. Her fert doğrudan doğruya o padişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O suret-i umumiyyede, efradın çok münasebât-ı hususiyesi vardır.
İkinci cihet, padişahın ihsanat-ı hususiyesidir ve evamir-i hassasıdır ki; umumi kanunun fevkinde, bir ferde ihsan eder, iltifat eder, emir verir.
İşte bu temsil gibi, Zât-ı Vâcibül-Vücud ve Hâlik-ı Hakîm ve Rahimin umumi Rububiyet ve şümül-ü rahmeti noktasında her şey hissedardır; her şeyin hissesine isabet eden cihette hususi onunla münasebettardır. Hem kudret ve irade ve ilm-i muhitiyle her şeye tasarrufatı, her şeyin en cüz’i işlerine müdahalesi, Rububiyeti vardır. Her şey, her şe’ninde Ona muhtaçtır. Onun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki, o daire-i tasarruf-u Rububiyetinde saklansın ve te’sir sahibi olup müdahale etsin; ve ne de tesadüfün hakkı var ki, o hassas mizan-ı hikmet dairesindeki işlerine karışsın. Risalelerde – yirmi yerde – kat’i hüccetlerle tesadüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur’ân kılıncıyla idam etmişiz; müdahelelerini muhal göstermişiz. Fakat, Rububiyet-i âmmedeki daire-i esbab-ı zâhiriyede, ehl-i gafletin nazarında, hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesadüf namını vermişler. Ve hikmetleri ihata edilmeyen bazı ef’âl-i İlâhiyyenin kanunlarını (tabiat perdesi altında gizlenmiş) görememişler, tabiata müracaat etmişler. İkincisi; hususi Rububiyetidir ve has iltifat ve imdad-ı Rahmanisidir ki, umumi kanunların tazyikatı altında tahammül edemiyen fertlerin imdadına Rahman-ı Rahim isimleri imdada yetişirler, hususi bir surette muavenet ederler, o tazyikattan kurtarırlar. Onun için her zihayat, hususan insan, her anda ondan istimdat eder ve medet alabilir.
İşte bu hususi Rububiyetindeki ihsanatı, ehl-i gaflete karşı da tesadüf altına gizlenmez ve tabiata havale edilmez.
İşte bu sırra binaendir ki, i’caz-ı Kur’ân ve mu’cizat-ı Ahmediyyedeki işârât-ı gaybiyyeyi, hususi bir işaret telâkki ve itikad etmişiz. Ve bir imdad-ı hususi ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inayet-i hassa olduğunu yakîn ettik. Ve sırf Lillâh için ilân ettik. Kusur etmişsek ALLAH affetsin, âmin…
Kardeşlerim,
Size, üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde faide verecek bir fikrimi beyan edeceğim. Şöyle ki:
Sizler - haddimin fevkinde - bir cihette talebemsiniz... ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız... ve bir cihette muîn ve müşavirlerimsiniz.
Aziz kardeşlerim, üstadınız lâyuhti değil; onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla, bahçeye zarar vermez; bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasiyle, seyyienin bir sayılmak sırriyle, insaf odur ki; bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir. Hakaike dair mesailde, külliyatları ve bazan da tafsilatları sünûhat-ı ilhamiye nev’inden olduğundan; hemen umumiyetle şüphesizdir, kat’îdir.
Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. Hakkın hatırını muhafaza için, başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmarenin enaniyeti hesabına, hakkın hatırı olan; bilmediğimiz bir hakikatı müdafaa değil, “Alerre’s vel’ayn” kabul ederim.
Bilirsiniz ki, şu zamanda, şu vazife-i imaniye çok mühimdir; benim gibi zaif, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir biçareye yükletmemeli; elden geldiği kadar yardım etmeli. Cenab-ı Hak, kemal-i rahmetinden, iki senedir ciddî hakaike nisbeten; yemişler, fâkiheler nev’inden tevafukat-ı lâtife ile ezhanımızı taltif etti, zihnimizi neş’elendirdi. Kemal-i merhametinden, o tevafukat-ı lâtife meyveleriyle ciddi bir hakikat-ı Kur’âniyyeye zihnimizi sevketti ve ruhumuza o meyveleri gıda ve kut yaptı. Hurma gibi hem fâkihe, hem kut oldu. Hem hakikat, hem ziynet ve meziyet birleşti.
Kardeşlerim, bu zamanda, dalâlet ve gaflete karşı pek çok mânevi kuvvete muhtacız. Maatteessüf, ben şahsım itibariyle çok zaif ve müflisim. Hârika kerametim yok ki bu hakaiki onunla isbat edeyim. Ve kudsi bir himmetim yok ki onunla kulûbu celbedeyim. Ulvi bir deham yok ki onunla ukulü teshir edeyim. Belki, Kur’an-ı Hakimin dergâhında bir dilenci hâdim hükmündeyim. Bu muannid ehl-i dalâletin inadını kırmak ve insafa getirmek için Kur’ân-ı Hakimin esrarından bazan istimdat ederim. Kerâmât-ı Kur’aniye olarak, tevafukatta bir ikram-ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım. Evet Kur’ândan tereşşuh eden “İşârâtül-İ’caz” ve “Risale-i Haşir” de kat’i bir işaret hissettim. Emsalleri bulunsun bulunmasın, bence bir keramet-i Kur’aniyyedir.
Devam Edecek