RİSALE-İ NUR'UN ZUHURU (21)

YEDİNCİ MES’ELENİN HÂTİMESİDİR

Sekiz İnayet-i İlâhiye suretinde gelen işârât-ı gaybiyyeye dair gelen veya gelmek ihtimali olan evhamı izale etmek ve bir sırr-ı azim-i inâyeti beyan etmeye dairdir. Şu hâtime “Dört Nükte”dir.
Birinci Nükte: Yirmi Sekizinci Mektubun Yedinci Mes’elesinde, yedi sekiz külli ve mânevi inâyat-ı İlâhiyyeden hissettiğimiz bir işaret-i gaybiyyeyi, “Sekizinci inâyet” namiyle “tevâfukat” tâbiri altındaki nakş’da o işârâtın cilvesini gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki; bu yedi – sekiz külli inâyâtlar o derece kuvvetli ve kat’idirler ki her birisi tek başiyle o işârât-ı gaybiyyeyi isbat eder. –Farzımuhal olarak – bir kısmı zaif görülse hattâ inkâr edilse, o işârât-ı gaybiyyenin kat’iyetine halel vermez. O sekiz inâyâtı inkâr edemiyem, o işârâtı inkâr edemez. Fakat tabakat-ı nâs muhtelif olduğu, hem kesretli tabaka olan tabaka-i avam gözüne daha ziyade itimad ettiği için, o sekiz inâyâtın içinde en kuvvetlisi değil, belki en zâhirisi tevafukat olduğundan; - çendan ötekiler daha kuvvetli, fakat bu daha umumi olduğu için – ona gelen evhamı defetmek maksadiyle, bir muvazene nev’inden; bir hakikatı beyan etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:
O zahiri inayet hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde Kur’ân kelimesi ve Resul-ü Ekrem Aleyhisselatü Vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevafukat görünüyor, hiçbir şüphe bırakmıyor ki, bir kasd ile tanzim edilip, muvazi bir vaziyet verilir. Kasd ve irade ise, bizlerin olmadığına delilimiz: Üç-dört sene sonra muttali olduğumuzdur. Öyle ise, bu kasd ve irade bir inayet eseri olarak gaybidir. Sırf İ’caz-ı Kur’ân ve mu’cizat-ı Ahmediyye’yi te’yid suretinde ve iki kelimenin mübarekiyeti, i’caz-ı Kur’ân ve mu’cizat-ı Ahmediyye’yi te’yid suretinde ve iki kelimede tevafuk suretinde o garip vaziyet verilmiştir. Bu iki kelimenin mübarekiyeti, i’caz-ı Kur’ân ve mu’cizat-ı Ahmediyye’ye bir hatem-i tasdik olmakla beraber; sair misil kelimeleri dahi, ekseriyet-i azime ile tevafuka mazhar etmişler; fakat onlar, birer sahifeye mahsus; şu iki kelime, bir iki risalenin umumunda ve ekser risalelerde görünüyor. –Fakat mükerrer demişiz- Bu tevafukun aslı sair kitablarda da çok bulunabilir; amma, kasd ve irade-i âliyeyi gösterecek bu derece garabette değildir.. Şimdi bu dâvâmızı çürütmek kabil olmadığı halde zâhir nazarlarda çürümüş gibi görmekte, bir iki cihet olabilir.
Birisi: Sizler, düşünüp, böyle bir tevafuku rast getirmişsiniz diyebilirler… Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa, rahat ve kolay bir şeydir. Buna karşı deriz ki: Bir dâvâda iki şâhid-i sâdık kâfidir. Bu dâvamızdaki kasd ve irademiz taallûk etmiyerek, üç-dört sene sonra muttali olduğumuza yüz şâhid-i sâdık bulunabilir. Bu münasebetle bir nokta söyleyeceğim. Bu keramet-i i’caziyye, Kur’ân-ı Hakim belâgat cihetinde derece-i i’cazda olduğu nev’inden değildir. Çünkü: İ’caz-ı Kur’ânda, kudret-i beşer o yolda giderek o dereceye yetişemiyor. Şu keramet-i i’caziyye ise, kudret-i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. Karışsa sun’i olur, bozulur. (Hâşiye).
Üçüncü Nükte: İşaret-i hassa, işaret-i âmme münasebetiyle bir sırr-ı dakik-i Rububiyet ve Rahmaniyede işaret edeceğiz.
Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu meseleye mevzu edeceğim. Sözü de şudur ki: Bir gün güzel bir tevafukatı ona gösterdim. Dedi: “Güzel, zaten her hakikat güzeldir.” Ben de dedim: “Evet, her şey ya hakikaten güzeldir, ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibariyle güzeldir.” Ve bu güzellik, Rububiyet-i Âmmeye ve şümûl-ü rahmete ve tecelli-i âmmeye bakar. Dediğin gibi, bu muvaffakiyetteki işaret-i gaybiyye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet-i hassaya ve Rububiyet-i hassaya ve tecelli-i hassaya bakar bir surettedir. Bunu bir temsil ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:
Bir padişahın umumi saltanatı ve kanunu ile merhamet-i şâhânesi, umum efrad-ı millete teşmil edilebilir. Her fert doğrudan doğruya o padişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O suret-i umumiyyede, efradın çok münasebât-ı hususiyesi vardır.
İkinci cihet, padişahın ihsanat-ı hususiyesidir ve evamir-i hassasıdır ki; umumi kanunun fevkinde, bir ferde ihsan eder, iltifat eder, emir verir.
İşte bu temsil gibi, Zât-ı Vâcibül-Vücud ve Hâlik-ı Hakîm ve Rahimin umumi Rububiyet ve şümül-ü rahmeti noktasında her şey hissedardır; her şeyin hissesine isabet eden cihette hususi onunla münasebettardır. Hem kudret ve irade ve ilm-i muhitiyle her şeye tasarrufatı, her şeyin en cüz’i işlerine müdahalesi, Rububiyeti vardır. Her şey, her şe’ninde Ona muhtaçtır. Onun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki, o daire-i tasarruf-u Rububiyetinde saklansın ve te’sir sahibi olup müdahale etsin; ve ne de tesadüfün hakkı var ki, o hassas mizan-ı hikmet dairesindeki işlerine karışsın. Risalelerde – yirmi yerde – kat’i hüccetlerle tesadüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur’ân kılıncıyla idam etmişiz; müdahelelerini muhal göstermişiz. Fakat, Rububiyet-i âmmedeki daire-i esbab-ı zâhiriyede, ehl-i gafletin nazarında, hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesadüf namını vermişler. Ve hikmetleri ihata edilmeyen bazı ef’âl-i İlâhiyyenin kanunlarını (tabiat perdesi altında gizlenmiş) görememişler, tabiata müracaat etmişler. İkincisi; hususi Rububiyetidir ve has iltifat ve imdad-ı Rahmanisidir ki, umumi kanunların tazyikatı altında tahammül edemiyen fertlerin imdadına Rahman-ı Rahim isimleri imdada yetişirler, hususi bir surette muavenet ederler, o tazyikattan kurtarırlar. Onun için her zihayat, hususan insan, her anda ondan istimdat eder ve medet alabilir.
İşte bu hususi Rububiyetindeki ihsanatı, ehl-i gaflete karşı da tesadüf altına gizlenmez ve tabiata havale edilmez.
İşte bu sırra binaendir ki, i’caz-ı Kur’ân ve mu’cizat-ı Ahmediyyedeki işârât-ı gaybiyyeyi, hususi bir işaret telâkki ve itikad etmişiz. Ve bir imdad-ı hususi ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inayet-i hassa olduğunu yakîn ettik. Ve sırf Lillâh için ilân ettik. Kusur etmişsek ALLAH affetsin, âmin…