“BİR FİNCAN KAHVENİN KIRK YIL HATIRI VAR”

Esasen boşuna söylenmiş bir söz değildir “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var” sözü... Basit bir kahve deyip geçemeyiz. Bazı şeyler anlam yüklüdür. Tabi o anlamı anlayabilene… Hayatta bundan ibaret değil midir? Yoksa ne anlamı kalır yaşamanın. Bir yudum kahvenin dahi ne kadar kıymetli olduğunu bilmeliyiz. Aksi halde ne mutlu olabiliriz ne de hayat yaşamaya değer.

Neyse bugün müzik eşliğinde içilen kahvelerin doğuşuna bakalım biraz. Ha şunu da belirtelim eşle dostla içince de bir başka oluyor. Ki girişimizde de ifade ettik. Sevdiklerimizle muhabbet eşliğinde içildiğinde hatırı sayılır bir zaman diliminde gönül muhabbeti oluşur.

DÜNYA NİMETİ KAHVENİN ORTAYA ÇIKIŞI

Kahvenin anavatanı Etiyopya'nın Kaffa bölgesidir. Kaffa'daki ormanlarda yetişen Arabika kahve ağaçları, çekirdekleri işlenen ilk kahveler olarak bilinir. Fırınlanma yöntemiyle elde edilen ve kahvenin Türkiye'ye gelmesine aracı olan bölge ise Yemen'dir. Hem Etiyopya'da hem de Yemen'de kahvenin keşfediliş şekli çok benzerdir.

Etiyopya'da o dönem köle ticareti yapılan yol üstünde yaya olarak yolculuk eden ve yorulan köleler, yol kenarındaki kahve ağaçlarının kırmızı meyvelerini çiğneyerek tükürürdü. Çiğnenen bu kırmızı meyve, kölelere enerji verir ve yolculuklarına devam etmelerini sağlardı. Bu durumu gören bazı tüccarlar da ağaçlardaki meyveleri ve meyvenin içindeki kahve çekirdeklerini toplayarak ticaretini yapmaya başladı.

Yemen'de ilk kez 13. yüzyılda fırınlanan kahvenin ortaya çıkışı da keçilerini otlatmaya götüren bir çobanın yorgun ve uyuşuk keçilerinin kahve ağacının meyvelerini yemesi ve canlanmasına dayanır. Çobanın bu durumu fark etmesiyle de kahve ağacının canlandırıcı ve rahatlatıcı meyveleri yayılmış oldu.

Kaffa kelimesi Arapça'ya “Qahwah” olarak geçer. Arap memleketlerine ise “Qahwah” ismiyle yayılmaya başladı. 16. yüzyıl başlarında ise önce Mısır’a ardından ise Osmanlı İmparatorluğu’na girdi. Yavuz Sultan Selim döneminde Yemen Valisi olan Özdemir Paşa, Yemen'de içtiği ve çok sevdiği kahveyi İstanbul'a getirir. Kahve, burada çok sevilir. Öyle ki sarayda 'kahveci başı' rütbeli bir çalışan bile olur. Padişahın kahvesini pişirmekle görevli olan kahveci başı, sır tutmasını bilen bilge kişiler arasından seçilirdi.

Kahvenin Avrupa’ya gelişi ise tam anlamıyla tarihin bir cilvesiydi. İlk önce 1615’te Venedikli tacirler, Avrupa’ya kahve getirdiler ve kahve tüm Avrupa’da çok sevildi. Takvimler 1683’ü gösterdiğinde Osmanlı İmparatorluğu, Viyana Kuşatmasında oldukça zor durumdaydı ve kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldılar. Bu esnada arkalarında 500 çuvala yakın kahve bıraktılar. Akıllı bir Polonyalı tacir ise bu kahveleri alıp bir kahvehane açtı ve kahvehaneler tüm Avrupa’ya yayıldı.

Hatta 1600'lü yıllarda Türkiye'ye Venedikli tüccarların gelmesi, kahveyle tanışması ve kahvenin Avrupa'ya taşınmasının bu şekilde gerçekleşmesinden sonra ilk başlarda sokaklarda satılan kahve, 1645 yılında ilk defa İtalya'da bir dükkanda yani 'kahvehane'de satılmaya başlandı.

Avrupa’da kahve ağacı yetiştirme girişimlerinin başlamasının ardından da ilk kahve ağacı Fransa’da 14. Louis’e armağan edildi. Bu ağaç ise Avrupa’da milyonlarca kahve ağacının atası oldu. Sonrasında ise kahve üretiminin büyük kısmı Brezilya’da gerçekleşmeye başladı. Günümüzde ise kahve üretiminin tamamı Orta Amerika’da yapılıyor. Toplam üretim miktarı ise yıllık 150 milyon çuval.

1901 yılında ise kahve tüketiminde bir devrim yaşandı ve Japon Doktor Sartori Kato, suda çözünebilen ilk kahveyi üretti. 1938’de ise Nestle suda çözünebilir kahvenin ticari pazarlama için ilk girişimi gerçekleştirdi. Kahvenin tüm dünyada bu denli çok sevilmesi ve tüketilmesi, kahveyi dünyada petrolden sonra en çok ticareti yapılan ürün haline getirdi.

SÖZÜN HİKAYESİ

"Bir fincanın kahvenin kırk yıl hatırı var" sözü yaygın bir rivayete göre, Üsküdarlı bir kahve satıcısının, Rum gemi kaptanına kahve ikram etmesiyle başlar. Aradan 40 yıl geçer ve Üsküdarlı kahveci savaşta esir düşer. Kahveciyi tanıyan Rum kaptan kendisine 40 yıl önce kahve ikram eden adamı unutmaz ve ona yardım eder.

Hayat işte… Kimin nerde, ne zaman, hangi durumda karşılaşabileceğini bilemez ve kestiremeyiz…

Sevgilerimle…