BİZİM GİBİLERİN SÖZLERİ TÜKENİNCE AYAKTA DURAN OTURSUN, OTURAN UZANSIN

Men Bende-i Qur’anem eğer can darem

Men Xhâk-i reh-i Muhammed Muhtarem

Eger Nakl kuned cüz in kes ez güftarem

Bizarem ez u vez an suxen bizarem.

Bu canım var oldukça ben Kur’ana tutsağım

Muhammed Mustafanın yolundaki toprağım

Benden başkaca bir söz nakledenler olursa

Hem onu söyleyenden hem o sözden uzağım

Bâzâ bâzâ her ançi hesti bâzâ

Ger kâfir-u gebr u put peresti bâzâ

İyn dergehi mâ, dergehi növemîdî nîst

Sad bâr eger tövbe-şikesti bâzâ

Yine gel,yine, ne olursan ol gel.

İster kafir ol, ister ateşe, ister puta tap, gel.

Bizim dergahımız ümitsizlik kapısı değil.

Eğer yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel

Bakıyorum da ağza alınması insanın içini acıtan sözler, yapılan hakaretler, gizli yönlerin araştırılması, bunların ulu orta fahşedilmesi öylesine ahvali adiyeden oldu ki, normal zamanlarda makul karşılanması asla mümkün olmayan beyanlar, karşısındakini rezil etme bahasına sabah akşam muhataplarınca biri birinin yüzüne çarpılıp duruyor.

Oysa bizler Müslümanlarız. Rabbimiz bize öyle büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuş ki, 24 saat başımızı secdeden ayırmasak yeridir.

Söyler misiniz Allah aşkına şu anda biri biri ile çatışma halinde olan bizler, en son Peygamberin ümmeti değimiyiz?

14 asırdan beri tek bir harfi bozulmayan Kur’anı Kerim elimizde değil mi?

İman ve İnancımızın esaslarını bizler Kur’anı Kerimden ve Peygamberimizin sahih sünnetinden edinmiş bulunmuyor muyuz?

Sağ tarafımızın bir mezarı ekber, yaşadığımız zamanın(anımızın) üzüntüler ve kederler, sol tarafımızın heyülalar, karanlıklar hercümercler içerisinde olması gibi meş’um duygulardan, Kur’anı Kerimden ve Peygamberimizden edinmiş olduğumuz İman duygusu ile aşma imkanı bulmuş değil miyiz?

Bu iman ve inancımız olmasa idi, geçmişi gerçekten büyük bir mezar hükmünde görecektik, ümitsizliğe kapılacaktık.

Günümüzün dertleri, kederleri üstümüze bir kara saban gibi çökecekti, gülmeye mecalimiz kalmayacaktı.

Geleceğimizi bugünümüze bakarak daha büyük hercümercler, altından kalkılmaz heyülalar halinde tahayyül edecektik.

Oysa sahip olduğumuz iman duygusu ile geçmişimiz bizler için bir Yadı Cemil durumunda. Kaybetmiş olduğumuz ana-babalarımız, dayılarımız, amcalarımız, teyzelerimiz, hey hey evlatlarımız bir mezarı ekber hükmüne geçmediler. Bu dünyada Rabbin kendilerine tanımış olduğu kadar bir hayat sürdüler, görevlerini bitirdiler, terhis tezkerelerini ellerine aldılar, baki bir aleme intikal ettiler. Karanlıklı dünyadan, sıkıntılardan ve elemlerden kurtuldular, Rabbin birer aziz misafiri olarak ikram görüyorlar ve bizi de o güzelliklerden istifade etmek üzere yanlarına bekliyorlar.

Bugünün sıkıntıları, gılli guşu, dedisi kodusu elbette üzüntü veriyor. Ama üzüntü üzüntü desen,sıkıntı sıkıntı desen, elem elem desen bunlar büyüyor. BU DA GEÇER YAHU cümlesini iman dili ile kullansan, her an küçülüyor, küçülüyor, adeta görünmez oluyor.

Ve bunlar herkesin başına geliyor, benim başıma da gelmesi normal.

Ben bunlara sabır ile sebat ile tahammül edersem, tezayüd etmez/artmaz/ küçülür gider.

Ve ben o büyük sabrımın ecrini Rabbimden hem bu dünyada ve hem de ukbada dilenme imkanına kavuşurum.

Geleceğin ise, bugüne bakarak elbette iyilikleri yanında, sıkıntıları da olacak. Bugüne kadar dünyanın keyfini de sürdüm, mekrini de çektim. O da onlardan birisidir herhalde. Rabbim sabır ve sebat versin.

Ama biz her zaman Rabbimizden dünyada da, ukbada da iyilik ve güzellik talep ederiz. Ne de olsa geçici bir zamandır. Görevimizi ikmal edince huzuru Rabbül Alemine çıkacağız.

Dünyada çektiğimiz ezalar, aslında bizim için peşin ücretlerdi. Çünkü her çalışmanın, her ezanın bir mükafatı vardır değil mi? işte biz de dünya sahnesinde belki kaldırmaya tahammülümüzün olmadığı bela ve musibetlerle karşı karşıya kaldık. Ama çok şükür terhis tezkeresini elimize aldıktan sonra artık bütün ezalar göz açıp kapayıncaya kadar geçti, düşüncesine sahip olmamız gerekmez mi?

Edinmiş olduğu imanla hayatının mazi, hal ve müstakbelinde karşı karşıya kalacağı sıkıntıyı aşma istidadına sahip kaç ümmet var dünya üzerinde.

Hal böyle iken, değil ukbada, dünyada bile biri birimizin yüzüne bakamayacağımız sözleri ve tavırları neden düşmanlardan daha beter bir davranışla, biri birimize reva görüyoruz.

Hz. Ali efendimiz ile Hz.Aile Anamız arasında cereyan eden hadiseler sonrasında çıkan savaşlarda, onbinlerce Mü’minini şehadeti işte böyle incir çekirdiğini doldurmayan davranışlardan dolayı mı olmuştu?

Allah aşkına yeter, tüm bu olup bitenleri Rizai İlahi mihengine vurun, ondan sonra biri birinizi vurmaya devam edecekseniz edin. Yoksa ayakta duran otursun, oturan uzansın, tevazü ve mahviyet zırhına bürünsün. Kafire, Putpereste, ateşe tapana bile buyur gel diyen bizler, ne oldu ki, yurdumuzun, yuvamızın, gönlümüzün kapısını biri birimize karşı yer bakır gök demir hale getirdik?