RİSALE-İ NUR’UN TE’LİFİ VE NEŞRİ (39)
Dedim:
- Mukaddemesi, üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmâlimizdir: Salât, Savm, Zekât. Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Taalâ bizden istedi. Tenbellik ettik. Beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç tutturdu. On’dan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik. O da bizden müterãkim zekâtı aldı.
Mükâfat-ı hâzıramız iste; fasık günahkâr bir milletten, humsu olan dört milyonu velâyet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatadan neş’et eden müşterek musibet, nazi günahını sildi.
Yine biri dedi:
-Bir âmir, hata ile felâkete atmış ise?
Dedim:
- Musibet-zede mükâfat ister. Ya âmir-i hatâdarın hasenatı verilecektir, o ise hiç hükmünde, veya hazine-i gayb verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir.
Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, el pençe yatakta oturmuş kendimi buldum. O gece böyle geçti.
H H H
Bediüzzaman, yanında başka kitablar bulundurmuyordu.
- Neden başka kitaplara bakmıyorsun? denildiğinde, buyururlardı ki:
- Her şeyden zihnimi tecrid ile Kur’andan fehmediyorum.
Eserlerden nakletse de, bazı mühim gördüğü mesaili, tağyir etmeden alırdı.
- Ne için aynen böyle tekrar ediyorsun? diye sorulduğunda:
-Hakikat usandırmaz, libası değiştirmek istemem, buyururdu.
Yukarıda bir nebze zikredilmişdi ki, Bediüzzaman, Hakaik-ı Kur’aniyyeye (Hâşiye) ait on iki te’lifatını tabettirmişti. Bu eserlerden üç dördü Türkçe olup, mütebakisi Arabîdirler. Bu zamana kadar hiç bir kitabta emsali bulunmayan bir tarz-ı beyan ve ifade ile hakikatları isbat ediyorlar.
Dârülhikmette bulunduğu zamanlarda geçirdiği bir inkılâb-ı ruhîyi, bilâhare neşrettiği bir eserinde şöyle beyan ediyor:
“Eski Said’in gafil kafasına müthiş tokatlar indi, “El-Mevtü Hakkun” kaziyesini düşündü; kendini bataklık çamurunda gördü, meded istedi, bir yol aradı, bir halâskâr taharri etti; gördü ki yollar muhtelif, tereddüde kaldı. Gavs-ı Âzam olan Şeyh-i Geylâni’nin (R.A) Fütûh-ül-Gayb” nâmındaki kitabiyle tefe’ül etti, tefe’ülde şu çıktı.
Acibdir ki, o vakit ben, Dar-ül-Hikmetil-İslâmiye azası idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim; halbuki en ziyade hasta ben idim. Hasta evvelâ kendine bakmalı sonra hastalara bakabilir.
İşte, Hazret-i Şeyh bana der ki: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: “Sen tabibim ol” Tuttum, kendim ona muhatab addederek o kitabı bana hitab ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetli idi, gururumu dehşetli kırıyordu, nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı; dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum, bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra ameliyat-ı şifâkâraneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifaza ettim. Sonra, İmam-ı Rabbanînin “Mektubat” kitabını gördüm, elime aldım, halis bir tefe’ül ederek açdım. Acaibdendir ki, bütün Mektubatında yalnız iki yerde “Bediüzzaman” lâfzı var. O iki mektub bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında; “Mirza Bediüzzamana mektup” diye yazılı olarak gördüm. Fesübhanallah! dedim, bu bana hitab ediyor. O zaman, Eski Said’in bir lâkabı Bediüzzaman idi. Halbuki Hicretin üçyüz senesinde Bediüzzaman-ı Hemedânî’den başka o lâkabla iştihar etmiş zatları bilmiyordum. Demek, İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona, o iki mektubu yazmış. O zatın hali benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnız, İmam o mektublarında tavsiye ettiği gibi çok mektublarında musırrane şunu tavsiye ediyor. “Tevhid-i kıble et” yani: “Birini üstad tut, arkasından git, başkasiyle meşgul olma.” Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma ve ahvâl-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm.. bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi arkasından gideyim? Tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı cazibedar hâsiyetler var; biriyle iktifa edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenab-ı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: Bu muhtelif turukların başı ve şu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi, Kur’an-ı Hakîmdir, hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise en âlâ mürşid de ve en mukaddes üstad da odur, ona yapıştım. (Haşiye)...”
* * *
“Harb-i Umumî”de mağlûbiyetimizden dolayı fazla müteessir olduğunuzu görüyoruz diyenlere cevaben:
-Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat, ehl-i İslâmın eleminden gelen teellümat beni ezdi. Âlem-i İslâma indirilen darbelerin en evvel kalbime indiğini hissediyorum.
Devam edecek
Onun için bu kadar ezildim. Fakat bir ışık görüyorum ki, o elemlerimi unutturacak inşâallah diyerek tebessüm eylerdi.