RİSALE-İ NUR’UN ZUHURU (4)

Ey Alem-i İslam! Uyan, Kur’ana sarıl; islâmiyete maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol!
Ve Ey Kur’ana bin yıllık tarihinin şehadetiyle hadim olan ve İslâmiyet nurunun zemin yüzünde nâşiri bulunan yüksek ecdadın evlâdı! Kur’ana yönel ve onu anlamaya, okumaya ve onu anlatacak, onun bu zamanda bir mu’cize-i manevisi olan Nur Risalelerini mütalâa etmeye çalış. Lisanın, Kur’anın Ayetlerini aleme duyururken, hal ve etvar ve ahlakın da onun manasını neşretsin; lisan-ı halin ile de Kur’anı okudu. O zaman sen, dünyanın efendisi, alemin reisi ve insaniyetin vasıta-i saadeti olursun!
Ey asırlardan beri Kur’anın bayrakdarlığı vazifesiyle cihanda en mukaddes ve muhterem bir mevki-i muallayı ihraz etmiş olan ecdadın evlad ve torunları! Uyanınız! Alem-i İslamın fecr-i sadıkında gaflette bulunmak, kat’iyyen akıl kârı değil! Yine Alem-i İslâmın intibahında rehber olmak, arkadaş, kardeş olmak için Kur’anın ve imanın nuriyle münevver olarak İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip hakiki medeniyet-i insaniye ve terakki olan medeniyet-i İslâmiyeye sarılmak ve onu, hal ve harekâtında kendine rehber eylemek lâzımdır.
Avrupa ve Amerikadan getirilen ve hakikatta yine İslâmın malı olan fen ve san’atı, nur-u tevhid içinde yoğurarak, Kur’anın bahsettiği tefekkür ve mâna-yı harfi nazariyle, yâni onun san’atkârı ve ustası namiyle onlara bakmalı ve "saadet-i ebediye ve sermediyeyi gösteren hakaik-ı imaniye ve Kur’aniye mecmuası olan Nurlara doğru ileri, arş!" demeli ve dedirmeliyiz!...
Ey eski çağların cihangir Asya Ordularının kahraman askerlerinin torunları olan muhterem din kardeşlerim!
Beş yüz senedir yattığınız yeter! Artık Kur’anın sabahında uyanınız. Yoksa Kur’an-ı Kerim’in güneşinden gözlerinizi kapatarak gaflet sahasında yatmakla vahşet ve gaflet sizi yağma edip perişan edecektir.
Kur’anın mecrasından ayrılarak birleşmiyen su damlaları, gibi toprağa düşmeyiniz. Yoksa toprak gibi sefahet ve şehvet-i medeniyeyi süpürüp, bu vatana âb-ı hayat olan, Hakikat-ı İslâmiye sularını akıtınız.
O Hakikat-ı İslâmiye suları ile bu topraklarda iman ziyası altında hakiki medeniyetin fen ve san’at çiçekleri açacak, bu vatan maddi ve mânevi saadetler içinde gül ve gülistana dönecektir. İnşâallah…
Sadede dönüyoruz. Evet; Bediüzzaman Said Nursi, Barla’da ikamete memur edilip Risale-i Nuru te’lif ettiği seneler, yukarıda bir nebze zikrettiğimiz gibi, zerreyi dağ gibi kıymetlendiren ehemmiyetli seneler idi. Nasılki kışın dondurucu soğuğunda ve ağır şerait altında bir saatlik nöbet, bir sene ibadetten hayırlıdır; aynen öyle de: O zaman-ı müdhişede, değil yüz otuz risaleyi, belki iman ve İslâmiyete dair hakiki bir tek risale yazabilmek dahi, binler risale kıymet ve ehemmiyetinde idi.
Evet; dinsizliğin hükümferma olduğu o dehşetli devirde, ehl-i din, terzil edilmeye çalışılıyordu. Hattâ Kur’anı dahi tamamen kaldırmak ve Rusyadaki gibi dini akideleri tamamen imha etmek düşünülmüş; fakat millet-i İslâmiyece bir aksülameli netice verebilmesi ihtimali ileri sürülünce bundan vazgeçilmiş, yalnız şu karar alınmıştı: "Mekteblerde yaptıracağımız yeni öğretim usulleriyle yetişecek gençlik, Kur’anı ortadan kaldıracak ve bu suretle milletin İslâmiyetle olan alâkası kesilecek!" Bütün bu dehşet-engiz plânları çeviren o müthiş fitnenin menbaları, şimdiki dini inkişafın muarızı ve düşmanları olan harici dinsiz cereyanların reisleri ve adamları idi. Evet; Türk milleti içerisinde meydana getirilen o dehşetli hadisatın iç yüzünü, tafsilatını, istikbalin hakikat-perest tarihçilerine, ve bunları, şimdi demokrat idaredeki serbestiyetle bir derece neşretmekte olan İslâm-Türk muharrirlerine havâle ediyoruz. Bizim vazifemiz, yalnız ve yalnız hakaik-ı imaniye ve Kur’aniye ile meşgul olmakdır. Biz yalnız ve yalnız iman ve İslâmiyet cereyanındayız.
Evet; o dalâlet ve zındıkanın en azgın devirlerinde Bediüzzaman Said Nursi, daimi nezaret ve tarassut altında ve böyle müdhiş ve pek çok ağır şerait içerisinde idi. Nemrudların, Firavunların, Şeddadların ve Yezidlerin yapamadığı zulümlerin envaı Bediüzzamana yapılıyordu. Ve yirmi beş sene böyle devam etti. O zaman Alem-i İslam, maddeten fakirdi ve müstevlilerin esaretinde bulunuyordu. Bütün gizli fesad ve dinsizlik komiteleri, hem Türkiyede, hem Alem-i İslamda müdhiş faaliyetler yapıyor ve tarafdarları onları destekliyor ve hepsi de İslâmiyet aleyhinde ittifak ediyorlardı.
İşte; Risale-i Nur, Asr-ı Saadette, İslâmın cihanı fetih anahtarları hükmünde olan Bedir, Uhud muharebelerinin ehemmiyeti nev’inden bir kıymeti ihtiva eden bir zamanın mahsulüdür ki; vesile olduğu hizmet-i imaniye ve ifasında bulunduğu manevi cihad-ı diniye, tarihde Asr-ı Saadetten maada hiçbir zamanda görülmemiş bir azamettedir. Eli kolu bağlı hükmünde olan Bediüzzaman Said Nursi, öyle dehşetli bir esarette, nefiy ve inzivada te’lif ve neşrettiği yüz otuz parça Risale-i Nur eserleriyle, beliğ bir hatib olarak Anadolu mescidinde ve Alem-i İslâm camiinde konuşuyor, ehl-i İslâma Kur’andan aldığı dersini tekrar ediyor; güya Bediüzzaman Said Nursi, On Dördüncü Asr-ı Muhammedinin ve Yirminci Asr-ı Milâdinin minaresinin tepesinde durup, muasırları olan ehl-i İslâm ve insaniyete bağırıyor ve bu asrın arkasında dizilmiş ve müstakbel sıralarında saf tutmuş olan nesl-i âti (Hâşiye) ile bir Mürşid-i A’zam, bir Mücaddid-i Ekber olarak konuşuyor…                                     
Devam Edecek