ÇAĞIMIZIN BİR DEHASI OLAN FUAT SEZGİN (2)

Sezgin, Profesör olarak atanmayı beklerken, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılan ve 147’likler diye bilinen akademisyenler arasında yer almıştır. O, Üniversiteden atılmasını ve Almanya’ya yaptığı yolculuğu şöyle ifade etmiştir:

“1960’ın sonlarına doğruydu, bir gün evimden dışarı çıktım. Baktım gazete satan çocuklar, ‘Yazıyor, yazıyor 147 profesörün üniversiteden atıldığını yazıyor!’ diye bağırıyorlardı. Gazeteyi aldım, baktım, benim de adım yazılıydı. Gazeteyi çantama koydum ve Süleymaniye Kütüphanesi’ne gittim. Kitap okumaya başladım. Öğrencilerim, asistanlarım nerede olduğumu merak etmişler, beni aramışlar ve Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalışırken bulmuşlar. Aslında böyle bir şeyi beklemiyordum. Fakat Türkiye’de atmosferin değiştiği realitesini de görmüştüm. Hatta bazen de yurt dışına çıkmayı istiyordum ama kendi kendime de çıkamazdım. Artık bu gerçeği kabul ettim ve Amerika’daki, Almanya’daki dostlarıma, ‘Bugünden itibaren ben üniversitesinden atılmış bir insanım, yanınızda çalışmak istiyorum, benim için bir yer var mıdır?’ diye kısa birkaç mektup yazdım. Frankfurt Üniversitesi, Kaliforniya’da Berkeley Üniversitesi ve Yale Üniversitesi olmak üzere 3 üniversiteden cevap geldi. Düşündüm taşındım daha İslam Bilim Tarihi serüvenini anlatacak kitabımın bütün malzemelerini toplama işim bitmemişti. İstanbul’dan uzaklaşmak istemiyordum. Doğudan yani Mısır’dan İran’dan uzaklaşmak istemiyordum. Çünkü daha toplamam gereken bir sürü malzeme vardı. Frankfurt’a gitmeye karar verdim. Dünyanın tek Bilimler Tarihi Enstitüsü oradaydı. Müdürü benim dostumdu. En kısa zamanda ‘Frankfurt Üniversitesi’ne misafir profesör olarak geleceksiniz’ diye cevap yazmıştı. Yavaş yavaş işlerimi bitirip oraya gittim.

Bir valizle yola çıktım. Fakat içimde tuhaf, çocukça bir korku vardı. Hâlbuki hiçbir suçum yoktu. Meçhul bir dünyaya, hayata gidiyordum. Nasıl olacaktı, bilmiyordum. Orada Şarkiyat Enstitüsü’nün müdürü altı aylığına Kahire’ye etüde gidecekmiş, altı ay orada ders okutmam için alelacele onun yerini bana verdiler. Ama bana ‘Altı aylığına geleceksiniz’ dememişlerdi. Deselerdi o zaman Almanya’ya mı gideyim yoksa Amerika’ya mı diye düşünürdüm. İyi ki de söylememişler.

Bana davetiyeyi gönderen zat, Profesör Hartner çok faziletli bir adamdı, dosttuk. Neyse gittim, orada dersime hemen başladım. Dördüncü ayında, o dostum Willy Hartner bir gün, ‘Gelin bir kahve içelim’ diye çağırdı. Gittim. Bana, ‘Biz sizi altı ay için çağırdık, altı aydan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?’ diye sordu. Ben, ‘Beni altı ay için çağırdığınızı bilmiyordum’ dedim. Kahire’ye giden kişi, benim de arkadaşımdı. Üniversiteye şu şartı koşmuş: ‘Sezgin burada ancak altı ay kalabilir!’ Onlar da bana yardım etmek için bu şartı kabul etmişler. Hartner bana bu detayı anlattı ve ‘Amerika’ya gitmek ister misiniz? Frankfurt’ta kalmanız mümkün değil. Maalesef size yardım edebilmek için böyle bir yanlışlık yaptık’ dedi. Willy Hartner, bir telaş içerisinde ve utanarak bunu söyledi.

Ben, onun söylediklerini çok rahat bir şekilde dinledim. Türkiye’de o ihtilalden sonra ben yeni bir insan olmuştum. O yeni insanın ne olduğunu Willy Hartner’a, ‘Hiç üzülmeyin’ dedim. ‘Ben hayatımı daima planladım. Liseyi şu zamanda bitireceğim, üniversiteyi öyle… Şu yaşta doçent olacağım, dedim ve bütün bunlara muvaffak oldum. Baktım her şeyde muvaffak oluyorum, bende bir şımarma başladı. Ondan sonra bir askeri darbe geldi. Bir balığın üzerine atılan ağ gibi ben de o ağın içinde kaldım. O zaman baktım ki beşer olarak benim irademin bir sınırı varmış. İşte o olaydan sonra şuna karar verdim: Hayatımda eğer altı haftalık bir geleceğim garanti edilse, yedinci haftayı düşünmeyeceğim. Onun için önümde iki ay daha var. Para da biriktirdim. Onun için onları düşünmüyorum’ dedim. Adamcağız bana baktı baktı… Ayağı kalktı, beni kucakladı. Bana, ‘Ben ateistim, Allah’a inanmıyorum. Fakat bu kadar inanan insana ne kadar gıpta ediyorum!’ dedi.  Sonra adam bana hissettirmeden çalışmış, kimlerle görüşmüş bilmiyorum.

Orada Marburg şehri var, oradaki üniversitenin Hititler bölümü başkanı geldi ve bana, ‘Biz buraya yeni Şarkiyat Kürsüsü kurduk, orada ders verecek kimse yok, siz bu dersleri üstünüze alır mısınız?’ dedi. Ben de ‘Peki, tamam’ dedim. Daha altı hafta geçmeden bile, bütün bunlar oldu!”

Sezgin, 1978 yılında Kral Faysal İslamî İlimler Ödülü’ne lâyık görülmüş ve o da buradan aldığı destekle 1982 yılında Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi’ne bağlı olarak “Institut für Geschichte der Arabisch-Islamischen Wissenschaften´ı/Arap-İslam Bilimler Tarihi Enstitüsünü” kurmuştur. O, bu tarihi ve otantik binada hayatı boyunca dünyanın her yerinden büyük bir özen ve çabayla bir araya getirdiği 45.000 ciltlik kitabı ihtiva eden Bilimler Tarihi Kütüphanesini meydana getirmiştir.

Sezgin’in ilmi kişiliği, kaliteli eserlerinden anlaşılmaktadır. İlmi kişiliğini öne çıkaran en önemli eseri, “GAS” olarak bilinen “Geschıchte des Arabıschen Schrıfttums/İslâm Bilim Tarihi” adlı çalışmasıdır. O, “İslâm Bilim Tarihi” isimli eserini yazarken, 60 kadar ülkeyi gezmiş, yüzlerce kütüphanede çok sayıda kitap ve yazma eser incelemiştir. Bütün bu çalışmaların sonucunda, Kur’an-ı Kerim, Hadis, Fıkıh, Tarih, Edebiyat, Tıp, Farmakoloji, Kimya, Matematik, Astronomi, Astroloji, Meteoroloji, Coğrafya ve benzeri çeşitli bilim dallarının tarihsel sürecini anlatan bu önemli eseri ortaya koymayı başarmıştır. Yaptığı bu çalışma, dünya çapında eşsiz olan bir bilim tarihi kitabı olarak kabul görmüştür.

27 dil öğrenen Sezgin, başta Hellmut Ritter (1892-1971) olmak üzere yurt içinde ve yurt dışında pek çok bilim adamlarından ders almış, çok sayıda öğrenci yetiştirmiş ve bin üç yüz kadar eser yazmıştır. Onun eserlerinden bazıları şunlardır.

1 – “Geschıcgte des Arabıschen Schrıfttums/Arap Edebiyat/Kültür Tarihi/GAS”. Bu esere kısaca (GAS) denmektedir. Sezgin, Carl Brockelmann’ın (1868-1956), İslâm bilim tarihi açısından sahasında tek eser olarak kabul edilen “Geschıchte der Arabıschen Lıteratur” adlı eserini incelemiştir. Bu esere kısaca (GAL) denmektedir. Bu eser, İslam bilim tarihi serüvenini anlatan en önemli Arap Edebiyatı Tarihi olarak kabul edilmektedir. Sezgin, bu eseri inceledikten sonra, onda pek çok eksiklik olduğunu tespit etti. Hatta Sezgin’in, Brockelmann ve eseri için şu ifadeleri kullandığını okumaktayız: “Brockelmann’a birçok yönden şükran duyuyorum. Fakat bu adamcağız, İslâm dünyasını sevmiyordu. Kitabında maalesef hiçbir müspet hüküm yoktur. Başka oryantalistlerin menfi hükümleri vardır. Bunlar, kendisine ait hükümler değildir. Hepsi başkalarına aittir. Eseri de, bibliyografik bir kitaptır.”           

 Devamı Pazartesi