Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

ANAYASA, TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ SORUNUDUR, DEĞİŞTİRİLMELİ!? (III)

Evet, sevgili okurlar.

Dünkü sohbet köşemizde de dile getirmek istediğimiz ana çizgi ve temel konular mevcut anayasanın sebebiyet vermiş olduğu hukuk dışı yaşanmışlıklar...

Antidemokratik uygulamalar..

Ve milletin alın teri olan vergilerle oluşan ve geçinen kamu kurum ve kuruluşlarında ve idari yapılarında “vücut” bulan, olumsuzluklar...

Ne milli ve ne de yerli olan müesses nizamın, “milletle” ters istikamette, yürümesi!... 

İşte tüm bunları, bugün dâhil üç gündür irdeliyoruz...

Dedik ya, milletin alın terinden dökülen vergilerle, devlet “bütçe” oluşturarak, kendini idame ediyor..

Şöyle yasama erkine bir bakalım...

TBMM..

Bilahare de devletin tüm kamu kurum ve kuruluşlarının harcama bütçesine bakalım...

Bir bütünlük içerisinde akla gelen ilk soru...

Bütçenin kaçta kaçı acaba meşru yollardan harcanmış?

Vergisini veren her vatandaşın, “vicdani” yönden sorgulama yaptığı bir hakikatin tefsiridir bu!?

Soruları çoğaltırsak..

Devletin bütçesi hak edilen yere harcanıyor mu?

Milletin vergisi gerçek manada millet adına yerli yerinde harcanıyor mu?..

Milletin bu tür değişik soru işaretleri elbette ki kamu vicdanına havale edilmiş toplumsal ana gerçeklerdir...

Zira bu sorular yalnız mevcut hükümete yönelik değildir..

Yani salt AK Parti iktidarını kapsamıyor..

Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze dek, gelen giden tüm siyasal iktidarları kapsıyor...

Tek parti şeflik ve dipçik dönemini de kapsıyor...

Hele ki İsmet İnönü döneminde zorbaca milletten vergi olarak koparılan servet, mal, devlet bütçesi olarak görülmüştür...

Peki, o gün alınan vergiler, milli irade uğruna, hedeflerine harcanmış mıdır?

Bize göre, zerre-i miskal harcanmamıştır..

Ve kocaman bir “HAYIR” diyorum..

Eğer ki Milli irade uğruna harcanmış olunsaydı 27 Mayıs darbesi gerçekleştirilmezdi..

Pek tabi ki, devletin bir Başbakanı ve iki Bakanı da “dar ağacına” çekilip, alçakça idam edilmezdi?

Demek ki, milli iradenin paralelinde “bütçe” harcanmış değildir?

Zira olayların gerçek yüzüne bakıldığında, hiçbir şekilde “darbeler, vesayet” üreten yönetimler, ne devletin ne de milletin menfaati paralelinde var olmuş değillerdir...

Demokrasiyi “askıya” alan, “sivil yönetimi” alaşağı eden, milli iradeyi “despotça” tahakküm altına alan cuntacı bir anlayışı hâkim kılmıştır...

Vesayet tamamen, İsmet İnönü’nün siyasi ihtirası uğruna yapılmıştır..

Nitekim, tarihteki darbelerin “ruhuna” bakıldığında, hep aynı anlayış kendine yer bulmuştur..

Ana kural da, Kemalizm’in, Atatürkçülüğün, laikçiliğin gölgesi olmuştur..

Kendi ihtiraslarına gerekçe olarak bunları gösterip, milli iradeye karşı, “10 yılda bir” siyasi suikastlar tertiplemişlerdir...

Bu itibarla kamuoyu soruyor.

Özellikle, Osmanlının son döneminde olup bitenler, başta I. ve II. meşrutiyetin kuruluşunu kurgulayan hürriyetçiler (özgürlükçüler), bugünkü adıyla demokratlar...

Yani demokrasi havarisi kesilenler..

Tek kelimeyle “demokrasinin” libasını “ihanetlerine” giysi yapanlar...

Başta Mithat Paşa olmak üzere...

Namık Kemal’ler ..

Emanuel Karasu’lar..

Moiz Kohen’ler, namı diğeri Munis Tekinalp.

Daha niceleri...

Emperyalizmin, haçlının içteki ajan ve piyonları..

Onların nam-ı hesabına, casusluk yapanlar...

Yani, bir dizi devşirme!...

İşte bunlar Devlet-i Âliye-yi Osmaniye’yi bir hiç uğruna halk deyimiyle, tarumar ettiler?..

Ve bu ihaneti yaparlarken, devletin bünyesinde dost ve kurtarıcı olarak görünmeye çalıştılar...

Paris ve Londra orijinli projeleri uyguladılar...

İttihat Terakki’ciler, İngilizlere “İstanbul’u istila” etmelerine yönelik davetiye çıkardılar..

“Buyurun gelin, işgal edin” dediler..

Yoksa, Lozan hezimetine “Lozan Zaferi” derler miydi?

Yoksa, İsmet İnönü’yü “kurtarıcı” kahraman yapmak üzere hayali I. Ve II. İnönü zaferleri diye bir zafer peyda ederler miydi?

Ne mümkün?

Bugün, Kemal Kılıçdaroğlu’nun başında bulunduğu kökleşmiş, kadrolaşmış CHP’nin anlayışı işte bu noktada faaliyet gösteriyor!.

Bu paralelde kendilerine demokratik anayasal seçme ve seçilme hakkı veren bazı siyasi partiler ve bugün onların başını çeken HDP için de harcanan devlet bütçesi var..

Hakikaten bunlara verilen meşruiyet payı yüzde kaçtır acaba?

Bunlara ödenen bütçe, toplum vicdanında kazanılmış bir hak mıdır?

Yazıma attığım başlık ve milletin alın terinden oluşan bütçenin nasıl da “milli iradenin” dışında kullanıldığı gerçeğini irdelemektir..

İlgili ve yetkililer pek konuşmaz...

Onun için de; “Milletin alın terinden oluşan bir devlet bütçesi, layıkıyla hak edilmiş yerlere harcanıyor mu?” sorusuna kendimiz cevap verelim diye yola çıktık...

Bu yüzden tarihi gerçekleri dile getirdik.

CHP’nin oluşma, oluşturulma şekli ve ona devletçe verilen meşruiyet ve 31 Mart Hadisesini gerçekleştirip Sultan Abdülhamidi tahttan indirme planlarının planlayıcıları, yakın tarihimiz boyunca devletin bütçesinden hep faydalanmışlardır...

Hak etmedikleri halde hak olarak gösterip ve bütçeden tarih boyunca nemalanmışlardır...

Unutmayalım ki CHP de o oyunların bir uzantısıdır.

Tüyü bitmemiş yetimin, dulun, yoksulun, engellilerin hakkını hukukunu alıp “devlet bütçesi” diyerek böylesi menfur, hain yerlere harcama ve bu harcamayı kanunlaştırarak anayasa hükmü altına almak kadar ağır bir suç yoktur sanırım...

Vebaldir...

Büyük bir günah şeklidir diyoruz...

Bize göre Devlet-i Âliye-yi Osmaniye’yi yıkan, Hilafet-i İslamiye’yi ortadan kaldıran ve “yeni Türkiye” adı altında laiklik adına toplumu dininden, şeriatından, fıkhından, Kur’an’ından uzaklaştıran anlayışlara devlet bütçesinden harcama yapılması affedilemezdir.

Zannediyorum, bizim düşündüğümüz gibi vicdan sahibi herkes aynı düşünceyi paylaşıyor...

Ki toplumun yüzde 90’ı bizim gibi düşünüyordur.

Çünkü Müslüman’dır.

Ama ne yapacaksın?

Vesayetçi bir anayasanın bu tür suçlara meşruiyet verme şekli bize göre apayrı bir suçtur, günahtır, vebaldir.

Onun içindir ki Cumhurbaşkanı, tez elden gelin bu anayasayı değiştirelim diyor.

Değiştirildiği zaman yüz yıl, hatta yüz elli yıl içerisinde yapılan antidemokratik zorbalık ve aynı zamanda tümüyle o günkü plan ve projeler bertaraf olur?

Fransa ve İngiltere’nin başkentleri boşa çıkar...

Paris ve Londra’nın nam-ı hesabına faaliyet gösterenlerin dönemi sona erer...

Aksi takdirde, akıbet “tekerrür” ettirir...

Bakınız, yüz yıl önce içimizde gerçekleştirenler de içimizdeki hain, darbeci, vesayetçi, İttihat Terakki Ordusunun bazı önemli subayları ve bürokratları da; milletin bütçesinden palazlandılar...

1923’ten günümüze dek yapılan darbeler, muhtıralar, 28 Şubat’lar, 27 Nisan uyarıları, tümü aynı o anlayışın ürünü olduğu gibi, onlar da yine bu batıl ve yanlış anayasanın gölgesinde oluşan yasaların kendilerine verilmiş haklar adı altında, bütçeyi har-vurup harman savurdular...

Demem o ki; milletin bütçesi, batıla, yanlışa ve gerçek dışılığa harcanmamalıdır...

Eğer ki harcanıyorsa, göz ardı ediliyorsa, imkan tanınıyorsa  kim ne derse desin, insanlık dışı bir durumdur...

İnsani değildir..

Vicdani ve rahmani hiç değildir..

Zulümdür...

Çünkü inanan Türkiye’nin Müslüman halkı ve büyük Osmanlı devletine karşı yapılan iğrenç casusluklara “bu milletin alın teri” bütçe olamaz!...

Bu tür vesayetçiler devlete, millete, ülkeye yararları olmamışlardır her daim zarar vermişlerdir.

Sonuç itibariyle yürürlükte olan uygulama hukuk dışıdır, antidemokratiktir...

Bakınız...

Yolsuzluk deseniz; diz boyu...?

Usulsüzlük deseniz; diz boyu...?

Rüşvet, adam kayırma, suiistimal deseniz; diz boyu?

Uyuşturucu deseniz; o biçim.

Tüm bu gerçekler bugüne özgü değildir...

Yüz yıldır kendine meşruiyet veren bir düzende yol yürüyor...

Yol veren de; anayasadır.

Her şey vesayetçi, darbeci zorbaların eseridir.

Bu itibarla Cumhurbaşkanımız gerçekten kendine gaye edinmiş, hedefinde olan bir an evvel bu anayasanın değiştirilmesi gerçeğidir.

Allah’tan korkan, Allah’a inanıp Allah’ın yüceliğine sığınan, vicdanını muhafaza eden her siyasi, her bürokrat, milletin her kesimi, çobanından tut, ağasına, paşasına kadar herkes bir an evvel Cumhurbaşkanına yardımcı olup bu anayasanın değiştirilmesi gayretine destek vermelidir...

Aksi takdirde küfre rıza göstermek, dinden çıkmaktır.

O yüzden Allah diyen, Peygamber diyen, La ilahe illallah diyen herkes ama herkes canından, malından, evladından daha fazlasıyla anayasanın değişimiyle ilgili öncülüğe “kuvvet” olmalı...

En derin saygı ve sevgilerimle.