Görüş Bildir

GÜNÜN YORUMU

EMANETTE LİYAKAT VE EHLİYET ESASTIR!?

Evet, sevgili okurlar.

Bilindiği üzre ayet-i kerimede geçen “Emaneti ehline veriniz” hükmü, yaşamın her alanı için esastır..

Olmazsa olmaz bir nizamdır...

Bundandır ki İslam’da “Emaneti ehline veriniz” emri, sıradan bir emir değildir.

Toplumsal hayat akışlarını içeren ilahi bir hükümdür.

İster siyaset dünyasında olsun…

İster ticaret dünyasında olsun…

İster adalet dünyasında olsun…

Her nerede olursa olsun…

Liyakat ve ehliyet, hep esas olmalıdır...

Bireyinden tutun da aile esaslarına kadar...

Ki toplumun her alanına yayılması gereken bu hüküm, sağlıklı yaşayan bir toplumun ana gerçeğidir..

Çünkü Kur’an’ın emridir ve tüm hükümlerin esasıdır.

* * *

Bakınız, sevgili okurlar.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in “Nisa” suresinin 58. Ayetinde geçen bu hüküm, devletler ve milletler için bir emirdir ve yönetimsel noktada da bir esastır.

Ayet mealen aynen şöyle buyuruyor;

“Allah size, mutlaka emaneti (ve işleri) ehil ve emin kimselere vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adalet (ve hakkaniyet)le hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla işiten, (her şeyi) hakkıyla görendir.”

***

Bakınız, Miladi 630 yılında Mekke fethedildiği zaman Kabe’nin anahtarı Osman ibn Talha ismindeki bir müşrikte bulunuyor...

Anahtarı Peygamber Efendimize (A.S.M)’e vermek istemiyor..

Bunun üzerine, Hz. Ali (r.a) anahtarı zorla Talha’dan alır...

Ve böylece Kabe’nin kapısını açar..

Hz. Abbas “anahtarın” kendisine verilmesini ister... Ve der ki; “Kabe’nin bekçisi ben olacağım?”...

Bilindiği gibi Hz. Abbas Peygamber Efendimizin amcası...

Ancak Resulllah Kabe’nin bekçiliği, bakımı ve anahtarın “teslimi” konusunda, henüz karar vermiş değildi...

İşte bu ayet-i celile de tam da bu esnada nazil oldu....

Gelen emir üzerine Hz. Ali, Kabe’nin anahtarını yeniden Osman İbn Talha’ya verir...

Rivayet odur ki “Talha’dan özür dilenerek Anahtar teslim” edilir...

Osman İbn Talha da, İslam’ın bu zarafetine ve hükmüne karşı iman edip, Müslüman olur...

Evet, sevgili dostlar.

Kur’an-ı Kerim bünyesinde nice güzellikleri barındıran bir vahiy silsilesidir.

“Ayetlerdeki silsileli” vahyin bir toplamıdır.

İnsanın aklına ilk olarak gelen en küçük, sıradan bir hadisenin temelinde hiç kuşkusuz ki çok derin bir zarafet vardır...

Nezaket vardır..

Pek tabi ki insanlığın izzet ve şerefi söz konusudur.

Toplumların yaşam şekli ve yönetiminde, ehliyetli insanlar olmadığı zaman, o toplum ne şerefini, ne izzetini, ne de emanetini koruyabilir ve ne de istikrarlı bir yönetime sahip olabilir?

İstikrarsız olur...

Hiçbir şey, doğru bir yörüngede dönemeyeceği gibi, toplumsal felaketler ve helaketlerin yaşanması da kaçınılmaz hale gelir...

Ama toplum ve ülke yönetimleri emaneti ehil ve liyakat ölçüsünde teslim ederse, mutluluğu da, huzuru da, refahı da, bereketi ve bolluğu da yakaladığı gibi yaşar...

* * *

Bakınız, sevgili dostlar.

Yıllardan beri yani son yüz elli yıl içerisinde yakın tarihimizdeki olup bitenlerin manzarasına bakıldığında, çok ibretli felaket ve helaketlerle karşı karşıya kaldığımız ve yaşadığımız tartışılmazdır...

Özellikle “emaneti ehline verme” esası siyaset dünyasından geçmelidir.

Ondan sonra toplumun her kesimine, ama her alanına, aynı hükmü geçerli kılmak gerekir!

Aksi takdirde toplumsal bir kargaşadan, devşirmelikten, vurdumduymazlıktan, kişisel rantını başkasının zararında arayan kimselerin belasından ve musibetinden kendini kurtaramaz toplum.

Dünkü yazılı medyada Yeni Akit’in sürmanşetinde yer alan çok çarpıcı bir haberin özetini sizinle paylaşalım.

Yeni Akit Gazetesinin sürmanşetinde büyük puntolarla yazılan haber aynen şöyle;

“YAPILMAYAN KONFERANSA 31 YIL HAPİS CEZASI”

“Delilsiz davada dört kişiye hapis, hilafet düşüncesine bile tahammülleri yok.

Medya grubu tarafından 2017’de İstanbul’da yapılması planlanan ancak mülki idarenin izin vermemesi sebebiyle gerçekleşmeyen Hilafet konferansı sebebiyle başlatılan yargılamada dört kişi hakkında toplam 31 yıl 3 ay hapis cezası verildi.

Hilafeti aklından geçirmeyi bile suç sayan mahkeme, yapılmayan “Dünya hilafete muhtaç” konulu konferansın konuşmacılarından Mahmut Kar için 12,5 yıl, Abdullah İmamoğlu, Musa Bayoğlu ve Osman Yıldız için ise ayrı ayrı 6 yıl 3’er ay ceza verirken, dört isim için yurtdışına çıkış yasağı koydu.

İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği cezaya tepki gösteren İlahiyatçı Abdullah İmamoğlu, ‘yapılmamış bir konuşmadan ötürü cezaya çarptırılmanın hiçbir hukuki zeminde yeri yoktur’ dedi.

Köklü Değişim yazarı Musa Bayoğlu da ‘Bu karar, Türkiye’de hukukun Müslümanlara karşı düşman ceza hukuku olarak işlediğini göstermiştir’ dedi.”

* * *

Evet, sevgili okurlar.

Gerçekten çok çarpıcı bir olay…

Bu olay bize İskilipli Atıf Hoca’nın idam olayını hatırlattı.

Şöyle ki;

İskilipli Atıf Hoca 1922 tarihinde şapkanın Müslümanların giysisi olmadığını, Hıristiyanlık dünyasının giysisi olduğunu, keza bel kuşağı olarak kullanılan zünnarın da Ermenilere ait olduğunu bir risalesinde kaleme alarak, yazmış.

Aradan 3 sene geçtikten sonra, yani 1923’te cumhuriyetin kuruluşu, 1924’te Hilafetin ilgası, 1925’te kurulan örfi idare mahkemeleri tarafından yargılanan din adamları ve özellikle başı çeken İskilipli Atıf Hoca...

Ki İskilipli Atıf Hoca, Şapka Risalesinden yargılanır..

1925’te çıkarılan “Şapka Kanunu” yüzünden 3 sene önce yazmış olduğu Risale nedeniyle dönemin devlet yöneticileri tarafından bu insanın idam edilmesi isteniyor...

Ve mahkeme buna hüküm veriyor...

Bakar mısınız hukukun işleyişine?

3 yıl önce yazılan bir yazı.. Ki hiçbir kanun, geriye dönüş hükmü içermez.. Ama buna rağmen, “O risale” suç sayılıyor...

Şimdi o mahkemeye, o hâkime, o verilen cezanın hükmüne, “ne kadar adil, ne kadar ehil ve liyakat” ölçüsü, getirebilinir...

Düşündürücü ve vahim bir durum...

Gelirsek, günümüzdeki olup bitene?

Mevcut siyasi partilerin siyaset dünyalarındaki hükmi ve manevi kavgaları ve millete neleri getirdiklerini ve milletten neleri götürdüklerini göz önüne aldığımızda; korkunç bir tablo karşımıza çıkıyor...

Der demez insan sorgulama yapıyor...

Gerçekten mevcut siyasi partilerin hangisi milli irade emanetini, hak etmiştir ve hakkıyla temsil etmektedir?

Doğrusu yanıta varma noktasında, insan derin düşüncelere dalarak, “muammalaşıyor?”...

Hakikaten bu mevcut siyaset alanındaki kurulan partilerin yüz yıldan beri hangisi, hatta İttihat Terakki Partisini de dâhil edersek, o zamandan günümüze kadar hangi siyasi parti ve yönetim kadroları “emanette liyakat ve ehliyet esastır” gerçeğini taşıyabilmiştir?

Gerçekten bu soruya cevap aranıyor.

Ve bize göre bu sorunun cevabını da kamuoyuna havale etmeliyiz.

Kamuoyu daha güzel kararını verir.

Yoksa akla başka şeyler de gelebilir.

Başta İttihat Terakki Partisi dâhil olmak üzere yüz yıldan beri kurulan bu partiler Türkiye’yi oldukça dinden uzaklaştırma projesi midir?

Bu soruyu da düşünmemek elde değildir.

En derin saygı ve sevgilerimle.