HANGİSİ; "BİLİNMEYEN DİL"
KCK davası...!
Hepimizin "pür" dikkat takip ettiği bir vaka.
Bildiğiniz gibi;
Hadise seyri itibariyle "ikmali" vuku bulduğu ilk günden itibaren "mülahazalara" açık oldu.
Hamuru;
Sürekli "su alan" dava ekseriyetiyle "siyasi" kimlikle tartışıldı.
Gözaltına alınan kişiler.
İddianamenin hazırlanış süresi.
Ve içeriği itibariyle.
Toplumdaki;
Genel kanı da bu yönde oldu!
Çünkü;
Gözaltına alınıp, sorgulandıktan sonra tutuklananların çoğunluğunun "siyasi" kimliği vardı.
Yani;
Ekseriyeti "seçilmişlerden" oluşmakta!..
* * *
Daha önce; "davanın" seyr-ü seferi noktasında fikrimi aktarmıştım.
Hadisenin ikmali;
Zaman ve süreç açısından "hayır" getirmediğini, bilakis olumsuzluk ihtiva ettiğini..
Siyasal iktidarın;
Başlattığı "demokratik" açılım..
Kürt sorununun çözümü noktasındaki; "ulusal ve uluslararası" alanda atılan pozitif adımlar..
Ve "eylemsizlik" süreci..
Tüm bu "olumlu" havanın seyri icrasında; hadise tabiri caizse "şok" bir şekilde patlak verdi.
Ne diyelim; Türkiye burası?..
Ki artık atasözü noktasında kimlik kazanan bir vecize oldu.
"Burası Türkiye her an her şey olabilir" diye?
Tam da;
Her şey yolunda gidiyor diyorsunuz, bi bakıyorsunuz ki "tam aksi" bir yol ortaya çıkıyor..
Neyse!..
* * *
Gelelim;
KCK davasının "son günlerde" polemik konusu olan "bilinmeyen dil" mevzusuna..
Bilindiği üzre;
Davanın ilk duruşmasından itibaren sanık konumundakilerin hepsi kendi ifadeleriyle;
"Biz savunmamızı Kürtçe olarak yapacağız" diyorlar.
Gerek kimlik sorgusu..
Gerek iddianameye yönelik işlemler.
Avukatlar da, müvekkilleri noktasında aynı talepte.
Davanın ilk duruşmasıyla birlikte hep; "Kürtçe" cevap verdiler..
Ve tabi ki, sanık avukatları da her duruşma sonucunda "tahliye" talebinde bulundu.
Mahkeme ise;
İlk duruşmadan itibaren "iki talep" üzerinde hep red kararı verdi.
Birinci red kararı;
"Kuvvetli Kaçma şüphesi ve delil karartma" gerekçesiyle tutukluluğa devam.
İkinci red kararı ise; Kürtçe savunmaya ilişkin..
Polis kolluğunda..
Savcılık sorgusunda "Türkçe" ifade verilmiş..
Bu nedenle; savunma Türkçe olarak yapılacak. Bir başka dilde; yapılamaz..
Ancak;
Geçtiğimiz hafta içerisinde zapta bu yöndeki red kararı verirken; Kürtçe dilini "Bilinmeyen bir dil" diye tanımladı.
* * *
Türkiye'de; "Resmi dil" Türkçe olabilir?..
Ki öyledir.
Ama bu ülkede;
Bilinen bir gerçek vardır ki; "Türkçe" den sonra en çok konuşulan ve anlaşılan dil "Kürtçe" dir.
Ben de "Kürtçe" konuşuyorum.
Anadilim; "Kürtçe"..
Ki Rahmetli annem de, ailem de Kürtçe konuşuyor..
Velhasıl "yaşadığım" coğrafyanın geneli; bu dili kullanıyor.
Şimdi;
"Biz bilinmeyen bir dili mi" konuşuyoruz..
Olur, mu; Olmaz?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti için, demokratik, çağdaş, sosyal bir hukuk devleti demiyor muyuz?
Diyoruz!..
Hem de, Anayasa'nın dibacesinde bu tanım "değiştirilemez" hüküm olarak yer almakta.
O zaman;
Demokratik ve çağdaş, sosyal hukuk devletinde "ilke" insan odaklı değil mi?..
Yani; dini, ırkı, rengi, mezhebi gözetilmez!.
Sadece var olan;
Dini, ırkı, mezhebi, ideolojisi ve yaşam tarzı farklı insan olduğudur.
Diyoruz ya;
Türk'ü, Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez’i.. Sünni, Alevi..
Hepsi; "eşit" nizama sahip oldukları gibi "temel hak ve özgürlükler" açısından farklı bir misyona sahip değil.
Herkes eşit.
Ve eşit muamele hakkına sahip!.
Tüm bu bilinen gerçeklere bir de; "Kürtçe" dili üzerine kaydedilen gelişmeleri eklersek..
* * *
Bugün;
Mardin Artuklu Üniversitesi'nden başlayalım..
"Kürt Dili ve Edebiyat Bölümü" açılmış, öğrenci kayıtlarına da başlandı.
Ki diğer birçok üniversite de, "yetki" almış ancak 2011'de icra edecek.
Devletin;
Resmi yayın organı olan TRT'nin bünyesinde açılan; TRT ŞEŞ..
24 saat "kesintisiz" Kürtçe yayın yapıyor.
Diğer yandan;
Kürtçe yayın konusunda "lisans" alan Televizyon ve Radyo kanalları.
Başbakan'ın "Kürtçe" konuştuğu.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün "Kürtçe dilin" kullanılması gerektiğini ifade etmesi.
Ülkede;
Yazılı ve görsel açıdan onlarca yayın organı, "resmi" izinle yayında bulunmasına rağmen..
Halen..
Ama halen; "Kürtçe" bilinmeyen bir dil olarak; ifade ediliyorsa?
Kabul edilebilinir mi?
Türkiye'de;
"Kürtler" yok denilebilinir mi?
Denilemez!
* * *
O zaman;
"Kürtçe dili" de; yok denilemez, bilinmez bir dil olarak da ifade edilemez.
Türkçe nasıl biliniyorsa..
Kürtçe de o kadar biliniyor..
Gelelim;
Yanlışa, "yangına körükle" gitme durumuna...
Bağlar'da;
"Demokratik" tepki sonrasındaki "sokak gösterisi"..
"Savaş" alanını andıran; olayların resminin yarattığı; olumsuzluk..
Doğrusu;
Soruna "çözümsüzlük" yükleyen..
Çıkmazı daha bir derinleştiren restleşmeden öteye giden bir hal değil.
Ellerin güçlenmesi gerekirken, zayıflatılmamalı.
* * *
Güzel bir deyim;
"Farklıyız, ama aynıyız!.
Önemli olan; karşımızdakine nasıl bakıyor olmamızdır..
Zaten;
"Çözüm de, çözümsüzlükte" bu iki kelimelik "nasıl bakıyoruz" cümlesinde yatmakta.
Bakınız;
Mardin'de önceki gün organize edilen Ulusal Medyanın Doğu Güneydoğu Algısı konulu çalıştayı vardı...
Davetliydim..
Katılım noktasında da çok istekli olmama rağmen; "elde olmayan" gelişmeler yüzünden katılamadım.
Ama yakından takip ettim; olup-biten nedir diye?
Orda;
Mardin Valisi Hasan Duruer'in "tarihi" anlam içeren bir ifadesi oldu.
"Sorun kimlik sorunudur?"
Ve bu ifadesine açıklık getiriyor, "neden kimlik sorunu" olduğuna ilişkin.
"Hadiseyi" kitap gibi okuyor dedirten bir üslupla, açıklıyor.
"Güneydoğu’da onuncu yılım. Güneydoğuyu iyi tanıdığımı söyleyebilirim.
Güneydoğu’daki mesele kimlik meselesidir. Burada kimlik meselesi var.
Bunun çözümü demokratik açılımdan geçer. Demokratik açılım olmadan bu meseleyi çözme şansımız yok.
Mesele ekonomik değil, öyle olsa Yozgat insanı dağa çıkardı.
Köye gittim. Baktım Oğuz köyü. Bin beş yüz yıllık köy isimleri değişmiş.
Ben Urfa’da görev yaparken nasıl görev yapıyorsunuz deniliyordu, sanki herkes terörist."
* * *
İşte; bakış farkı..
Sonuç itibariyle zaman, süreç ve hadise eksenindeki seyir "ciddi" bir hassasiyet ve titizlik ihtiva etmektedir.
Zaten; yıllardır birbirimize karşı "haddinden fazla" ayrılık-gayrılık dayattık.
Bölücülük mü,
Ötekileştirme mi,
Ayrılık mı- gayrılık mı?
Bunların en dehşetlisini bu toplum ve bu ülke insanı yaşadı.
Sonuç; kan ve gözyaşından başka ne getirdi.
Hala da bu "bakışın" cenderesindeyiz..
O zaman;
Farklı da olsak, din, dil, renk ayrı da olsa "farklıyız, ama aynıyız" demeliyiz.
Resmi ve gayri resmi bir bütünlük içerisinde Millet olarak cesaret gösterip;
"Farklıyız, ama aynıyız" sözünü söylemeliyiz.
Ve bilmeliyiz ki; "O gün" çözümsüzlüğü aşmışız.
Ve yine bilmeliyiz ki;
"Bir dili inkar etmek, bir milleti inkar etmektir"..
Çünkü;
Dil temsil ettiği Millet için, "iletişim ve uzlaşı" dilidir.