İnsanın esiri olduğu; zaaflar!

Derin ve bağışıklık "yaratıcıdır."

Tahribatlar manzumesi gibi.

İşleyen yıkıcı mekanizma!

Ama insan, "esiri" olmaya görsün!

Enva-i "karakter" hâsıl olur, hayat nizamına!

Salt kendinde değil.

Yaşadığı "çevreye" de sirayet edicidir, toplumu kemiren virüs gibi öldürücüdür.

Dağınıklığı. Disiplinsizliği. Rüşveti. Hilesi, hırsızlığı, menfaat temin ediciliği.

Hakka, hukuka riyasızlığı.

Kibirli. Politize "olmuşluk" ruh hali.

Sinsiliği. Kısacası; "kendinden" başkasını görmeyen bir zihniyet!

                   

***

Bireyde. Toplumda. İdari mekanizma da bu hâsıl olursa!

Maazallah!

İşte o kişi; maneviyata değil.

Maddiyatta dönük "tezahürleri" olan bir davranış kimliği almıştır ki; "ülke için" en büyük yıkıcı unsurdur.

Ki bu kimliği icra eden şahsiyet, siyasi ise!

Her hangi bir kurumun "idari" makamına gelen kişi ise!

Yani kurumsal bir kimliğe sahip olup koltuk işgal etmişse.

Üstadın ifadesi; "Vah o toplumun haline". Çünkü O zaaflar mekanizması zamanla "kurumları da" içine alır toplumu da!

***

Nitekim hali vaziyet hepimizin malumudur. Siyasi mekanizmadan muzdaripliğimiz.

Kurumlardaki "işleyişe" olan, sıkıntı ve tepkilerimiz.

En önemlisi de, "milletin ayarı" kaçmıştır dediğimiz hal.

Bilaistisna hepsinin temelindeki ana etken ne yazık ki bu "insani zaaf" yatmaktadır.

Düşünün bir de, bunun aksi mekanizma işlerse. Yani, "zaaf" değil "veraset' hâsıl olursa.

İnsani ve ulvi değerler! Yekvücut ikmal edilerek, "bencilik ve kibirlik" batağına boğdurulmazsa!

İhlâslı. Samimiyet. Bereketle "paylaşımcı" olunursa!

Yani, makamlar, mevkiler, unvanlar yetkiler ve yönetimler. Ve tabi ki beşeri "yasalar".

Hangi "ideolojik" siyasi güçte, ikmal edilmişse edilsin eğer ki, "zafiyet" üretici değilse, bilinmelidir ki "orda şer değil, hayır vardır".

***

Tüm bunların ışığında, en vahim yıkıcı olan "zaaf" nedir biliyor musunuz?

Kendi yalanını. Ahlaki yoksulluğunu. Enva-i üçkâğıtçılığını maskelemek için "Ulvi ve Dini değerleri" kullanmasıdır.

Ki son dönemlerin; "haşhaşşileri" gibi.

Zira görüyoruz ki; topluma kendi çıkarlarını/zaaflarını revize ederek, dayatmacı "politika' üretmektedirler.

Takdir edersiniz ki ip veya halat diyebileceğimiz bir nesne!

Nasıl kopar, nerden kopabilir, elbette ki, "en ince" yerinden kopar…

Ya da kaleler, nasıl fethedilir, en zayıf "nokta" hedef alınarak, içeri girilip fethedilir.

İnsanın da. Bireyin de en büyük "zayıf" noktası, zafiyetleridir.

 

***

Bir kere düşmeye görsün. Deriz ya, "ruhunu şeytana satmış!".

Aynen öyle olunur.

Şöyle bir çevremize bakarsak, "görürüz" ruhunu şeytana satanların ne kadar çok olduğunu.

Bakınız, Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi’de şöyle der:

“Şeytan, insanları aldatmak için Cenab-ı Haktan bir takım tuzaklar ister.

Kendisine altın, gümüş, at, yiyecek- içecek, elbise, şarap ve çalgı gibi şeyler verilir. Bunlardan o derece hoşlanmaz.

 Fakat kadın da verilince, şeytan sevincinden ellerini çırpıp oynamaya başlar.”

***

Peki, "ne yapmalıyız ki" bu yakıcı ve toplumu dejenere eden zaaflardan kurtulabiliriz?

Öncelikle. İnsani nokta da netleşme sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz.

Bireyiz. Ve bu toplum da, "bizimle" vardır.

Peşi sıra dava bilinci, mücadele bilinci noktalarında kararlı bir tutum geliştirmeli ve bu konuda "ulvi ve dini" değerlerin yoğun bir eğitim sürecine yönelmeliyiz.

Kardeşlik, paylaşma, dayanışma, Allah için sevme gibi!

Bu kavramları ve elbette bunlara uygun tutum ve davranışları iç işleyişte, ilişki sisteminde görünür kılmalıyız.

Ve hepsini yekûn bir "inanç" hürriyetiyle hayat tarzına dönüştürmeliyiz.

En önemlisi, hiyerarşi sorununu, ilişki sistemini kışla disiplinine çevirmeksizin çözmeye yönelmeliyiz.

 

***

Yani, istişareyi her mevzuuda esas almalıyız.

Bu aile içinde de olabilir. Devlet nizamı içerisinde de.

Siyasilerimiz de dâhil.

Hele hele, Ailemizde. İşyerimizde.  Çarşıda, pazarda, çevremizde insanları "hakir" görmemeliyiz.

Bir de "emir almak küçültür" şeklindeki bireyci, benmerkezci ve kolektif ruha zarar verici anlayışlar terk edilmeli.

Kendimizi de bu "etki" alanından korumaya çalışmalıyız.

***

Ki Salahiyet! En hassasiyet isteyen kulvardır.

Özellikle toplum için, devlet-i âliye için.

Burda, ehliyet kriteri öne çıkartmalı.

Müktesep hak anlayışını, ayrıcalık sistemi tasfiye etmeli.

Kurumsal açıdan liyakat, bireysel düzlemde ise fedakârlık kavramları merkeze alınmalı.

Yani, "idare-i zaaf" terk-i diyar edilmeli ki.

Şuan en büyük toplumsal kaybımız da işte "bu zafiyetlerin" bağımlısı olmamızdır.

Sıkıntı burada.

Velhasıl!

Bugünkü, yazı "Cuma'nın sohbeti" noktasında bir yorum oldu.

Umarım, keyif aldınız.

Ramazan-ı Şerif'in ruhuna uygunluk açısından.

Cumanız Mübarek olsun.