Tetikçi maşa, Onların tabiriyle ya Paşaları?

Söze, tüm okurlarımın bu gece idrak edeceğimiz;

Mübarek Berat Kandillerini, tebrik ediyorum.

Ve bu mükkades,

Gecenin feyzi olan, barışın, kardeşliğin, sevginin, birlikteliğin, "daim" olması.

İçimizde,

Kanayan yara olan "hasımane" düşüncelerden,

Fitne ve fesat yapıdan,

Kurtulmanın temennisiyle, başlamak istiyorum!

Berat Kandiliniz kutlu olsun.

***

Ve gelelim sohbetimize.

Evet, Musa Anter! Nam-ı diğer; "Ape Musa".

1992 yılında, Diyarbakır'ın Seyrantepe semtindeki, Cumhuriyet mahallesinde; "katledildi.

Yanında, Orhan Miroğlu vardı.

Kendisi saldırı da yaralı kurtuldu; ama Ape Musa hayatını kaybetti!

Güneydoğu'da, işlenen ve yaşatılan binlerce faili meçhul cinayetin, "kurbanı" gibi!

***

O günü, dün gibi hatırlıyorum!

Anılar, filim şeridi gözlerimin önünden geçiyor.

Yazıyı kaleme alırken, aynı duygular hâkim!

Çünkü Söz ailesinde "o gecenin" macerası ve bıraktığı iz hayli büyük!

Şöyle ki, O tarihte Söz Gazetesi'nin Yazı İşleri Müdürüydüm!

O gece, yani cinayetin eşlendiği gece.

Anadolu ajansından, gece nöbetini tutan muhabir arkadaş beni telefonla aradı.

Polis telsizinden; Cumhuriyet, Mahallesinde "cinayet geçti", muhabirin varsa gönder.

Bizde kimse yok!

Malum; her gazete bürosunda, o gün olduğu gibi bugün de, "polis telsizi" var ve dinlenilir.

O yönde cihaz her kuruluşta var. Bizde henüz yoktu!

***

Ben de; haber merkezinden, iki arkadaşı görevlendirdim.

Hatta gazetenin aracı o an yoktu, ticari taksiyle gidin dedim.

Ticari taksi de, ilk çalışma yerimiz olan Ofis Rızvanağa sokaktaki gazetenin idare binasının karşısında, "emekli biri" çalıştırıyordu.

Yaşlıydı. O yoksa oğlu olurdu.

O gün; gazete muhabir olarak şuan Kanal D'de çalışan Ferit Aslan ve Öz Diyarbakır Gazetesinde çalışan Hüseyin Çiçek bizde muhabir olarak çalışıyorlardı.

Onları görevlendirdim. "Gidin bakın, bir cinayetten bahsediyorlar" diye!

Gittiler.

***

20 yıl önce. O günün, imkânları özellikle Teknolojik imkân, bugünle kıyaslanamaz derecede, kısıtlıydı!

Muhabirlerin gidişleri, ihbarın geliş saati üzerinden bir saat geçtikten sonra öğrendik ki "Musa Anter" öldürülmüş.

Yanındaki kişi de Miroğlu. O da ağır yaralı.

Cenaze ve yaralı; Dicle Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesinde!

Olayın, vahametiyle bu kez, ben gazetenin aracıyla, "olay bölgesine ve hastaneye" gittim.

Tabi gidişimdeki ana gaye; muhabirleri bulabilmek, sıcak bilgileri almak, çekilen resim varsa onları alıp, gazeteye dönmekti.

***

O zaman, öyle çok üniteli baskı makinemiz yoktu. Tek üniteli!

Sayfalar, bir bir basılıp, saat 18.00'de başlar, sabah 07.00'ye kadar sürerdi.

Gittim, olay yerine ve hastaneye!

Ne var ki, ne olay yerinde, ne de hastanede, "herkes var" ama bizim muhabirler yok!

Ape Musa'ya, yönelik menfur saldırıyla alakayı tüm bilgileri ve röportajları tamamlayıp, gazeteye döndüm.

Gelir gelmez de sordum; Muhabirler nerde!

Aldığım cevap; "Yoklar. Daha gelmemişler. Abi. Siz onları görmediniz mi?"

Yok.

Cevabını verdikten sonra, mesleğin heyecanıyla, "habere odaklandım"!

Kendi kendime; nasıl olsa gelirler deyip haberi tamamlayıp, sayfayı baskıya gönderme uğraşı içerisinde oldum.

***

Tabi buarada saatler ilerliyor.

Bende; Aslan ve Çiçek'le alakalı korku, endişe ve panik başladı.

Kendi kendime soruyorum; "ne oldu bunlara? Nereye gittiler?"

Saatler gecenin yarısına gelince, "bu işte bir gariplik var" dedim!

Çünkü birçok meslektaştan, muhabir arkadaştan sorduk, "onları gördünüz mü" diye!

Kimse görmemiş!

Nerdeyse; olayın üzerinden 5 saat geçmiş hala haber yok!

Kendime; Hayra alamet değil. Muhakkak bunların başına bir şey geldi?

Yoksa nerde olsaydılar "arar haber verirler di?"

Dönemin;

Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan,

İl Valisi de Muzaffer Eçemiş'ti.

***

Ben.

Sayın Mehmet Ali Altındağ. Ve sevgili Halit Tunç.

Bir kaç kez telefonla aradık!

İki valiyi birden. "Sayın Valim. Muhabir arkadaşlarımızdan haber alamıyoruz.

Malum. Musa Anter suikastı vardı, habere gittiler bir daha dönmediler."

Polis. Jandarma, "herkesi" durumdan haberdar ettik!

Ne var ki, akıbetleriyle alakalı her seferinde, "farklı ifadeler" kullanıldı;  "Biz de araştırıyoruz"

Tabi; araştırıyoruz söylemine eklenen bazı cümleler vardı ki,

"Siverek yolunda görülmüşler".

Hele bir keresinde verdikleri bir cevap vardı; o günün yetkilileri "Muhabirleriniz, kafa çekmeye gitmesinler mi?"

Saatler artık, gecenin 3"ünü gösteriyor.

Artık anlıyoruz ki; arkadaşlarımız birileri tarafından kaçırılmış. Tabi kimler tarafından.

Örgüt mü, JİTEM mi yoksa farklı güçler mi, bilemiyoruz!

O günün koşulları; derler ya "yaşayan bilir" misali, her şey "girifti".

***

Yavaş yavaş; gazetenin sayfalarını tamamladım!

Bir taraftan Ape Musa'nın resmi ve suikast haberi,

Diğer tarafta, muhabirlerimiz Ferit Aslan ile Hüseyin Çiçek’in resimi.

Ve onları ifade eden haber! O günkü yazıma da şu başlığı atmıştım;

"Arkadaşlarımıza dokunmayın".

Eee.

Yıl 1992, "gün faili meçhul cinayetsiz, adam kaçırma, infazsız" geçmiyor!

Köy baskınları, yakmalar!

Yol kesmeler, enva-i karanlık, mesele mevcut, kim kime dum duma, kimin eli kemin cebinde belli değil!

Karanlık bir atmosfer ve zaman!

Evet, umutları kesmiş, "karaları" bağlamış, "kötü haberi" bekler vaziyette, kümelenmişiz, haber merkezinde.

Habere gideli; kendilerinden haber almayışımızın üzerinden, nerdeyse 10 saat geçmiş.

Aileler.

O günün bazı yetkilileri, herkes "olup bitenin" sırrını ve akıbetlerini çözmeye çalışıyor!

Derken; gazetenin telefonu çaldı.

Korku, panik ve heyecanla ahizeyi kaldırdım.

Daha "Alo" demeden!

O tarihte, gazetenin muhasebesine bakan Zeki Özer telefonun uçunda!

"Abi, bizi kaçırdılar.

Biz şimdi; Malatya-Adıyaman yol ayırımındayız.

Ne yapalım."

Sevinç gözyaşlarıyla!

Sayın Altındağ. Ve Tunç'la, durum değerlendirmesi yaptıktan sonra "basın gelin" dedim!

Hiç bir yere, hiçbir kontrole girmeden, tabiri caizse "arkanıza" bakmadan gelin talimatını verdim.

Haber merkezi, sevinç çığlıklarıyla yankılanırken,

Pek tabi ki, "yürekteki" Ape Musa'nın öldürülmesi olayının acı hüznü, hâkimdi!

Gazete sayfalarını yeniden, dizayn ettik.

Yazılarımızı da rötuşlayıp, yayına verdik;  "Karanlık gecenin, karanlık serüvenini de" şu başlıkla okuyuculara duyurduk!

"Ape Musa'yı vurdular, Muhabirlerimizi kaçırdılar"

***

Tabi sonradan, arkadaşlar anlattı, "yaşadıkları" korku dolu gecenin, serüvenini!

Anlattıklarına göre; Cumhuriyet mahallesine giriyorlar. Orda, iki otomobil bekliyormuş.

Biri toros diğeri tofaş fiyat. İçinde siviller var.

Kendilerini durduruyorlar; Nereye gidiyorsunuz?

Burda cinayet var, onun için geldik, "biz gazeteciyiz" cevabı karşısında, bunlara hamle yapılıyor.

Sokakta kimse yok!

Arabadan, inmelerine fırsat verilmeden, iki kişi silahları, dayıyor kendilerine ve araca bindiriyorlar.

Ticari taksinin şoförünü indirip diğer araca alıyorlar.

İki araçla, Elazığ yoluna çıkıyorlar.

***

Kendilerini, alı-koyanlardan birinin eli alçılı.

Diğeri de sakallı iri yapılı.

Özer, Aslan ve Çiçek'in anlattığına göre;

Elazığ yakınlarına geldiklerin de yani Maden ilçesini geçerken, Vedat Aydın'ın katledildiği yerde, durmuşlar.

Vedat Aydın'ı, "Burda öldürdük, sizi de burda öldürelim" diye korkutarak, sözde espri yapmışlar.

Sürekli; sorgulanmışlar, "kim size haber vardı, nerden duydunuz! Hanginiz yazı işleri müdürüsünüz. Kaç ölü var?"

***

Adıyaman-Malatya yol ayırımına gelince, onları bırakıyorlar!

Muhabirleri kaçıranlar, kendi araçlarıyla Kayseri yani Ankara istikametine doğru hareket ediyor.

Bizimkiler de; bizi arayıp, "kaçırıldıklarına" ilişkin haber verip, geri dönüyorlar.

Düşünün; O tarihte Diyarbakır'dan çıkıp, Malatya yol ayırımına kadar, " birçok yerde" çevirme ve kontrol var.

Arkadaşların dediğine göre;

Hiç bir asker ve polis noktasında, "durdurulmamışlar".

Velhasıl, Sonuç itibariyle, Ape Musa'yı vuranlar da,

Bizim muhabirleri kaçıranlar da, "aynı kişi ve aynı organizasyon".

***

Hata sonu, denildi ki, Anter cinayetinin "tetikçisi" yakalandı.

Yani, JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan'ın yıllardır, "ifade ettiği".

Ve eşkâlini verdiği; Cinayetin faili Hamit Yıldırım, Şırnak'ta ikamet ettiği evde yakalandı.

Önceki gün, 4 günlük sorgulamadan sonra, tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Her ne kadar; kendine isnat edilen "suçlamaları" kabul etmiyorsa da.

Nöbetçi mahkeme; "güçlü delillere kanaat getirerek", "cinayetten" tutuklama verdi.

Şimdi, birçok kişi gibi bende, şu düşüncenin "girdabındayım".

Şöyle ki, eğer bahsedilen "Ape Musa'nın" katili, Hamit Yıldırım ise.

Yani, tutuklanan kişi ise!

Bu şahıs, nasıl 20 yıl süreyle, Şırnak gibi "hassasiyeti" yüksek bir kentte, yaşıyor ve korunuyor!

Kimse de; dokunmuyor!

Doğrusu, hiç bir suçlu ve fail, hele bir de "Kürtlere sembol" olmuş bir şahsı "öldüren" kişi!

Ape Musa'nın katili, bunca zamandır "saklanması", korunma kalkanı olmadan, mümkün mü değil.

Sanmıyorum!

***

O günde ifade ettim. 20 yıl içerisinde, belki yüzlerce kez de burda yazıp- dillendirdim!

Halen de aynı fikrin, savunucusuyum!

Türkiye'de, İşlenen hangi "siyasi cinayet olursa olsun",

Hangi faili meçhul cinayet olarak raflara konulan, olay olursa olsun,

Şu bir gerçektir ki, Tetiği çeken, hadisenin faili olan, "yalnız" değil.

Ve kendi, Komuta kontrolüyle bu işi "yapmış" değil.

Mutlaka ama mutlaka; Korunup-kollanma noktasında "emir almıştır, komuta edilmiştir".

Onun için, Bugüne kadar yakalanıp-sorgulananlar, hep "maşalar" olmuştur.

Ne yazık ki; Onları koordine eden ve onların deyimiyle "Paşalar" deşifre olmamıştır.

Hep derinlikte kalmıştır!

Diyeceğim şu; Eğer gerçekten Anter cinayetinin faili Hamit Yıldırım ise!

Öncelikle, Cinayetin "emrini" veren,

Muhabirlerimizi "kaçıranlar" ve tabi ki, onu Şırnak'ta 20 yıl süreyle "koruyup-kollayanların" bulunup, ortaya çıkarılması gerekir.

Ki, Cinayetinin "sır perdesi" aralansın, ortaya çıkacak "ışık" diğer benzer hadiseleri aydınlatsın.

Yoksa sıradan "Samsat" gibi, adi bir "tetikçi" ile ülkenin ve milletin uyutulması, kabili mümkün değil.