Molozlarda Umut Arayışı

‘Uçan kuştan haber sormak bizimkisi de’ dedikten sonra kızgınlıkla bekleyen kalabalığın arasına karışıyor. Konuşmaya, anlatmaya istekli değil, bu nedenle davet sayılabilecek mimiklerden bile yoksun yüzünde; kızgınlık ve umutsuzluk var.

Molozlarda Umut Arayışı

2 Aralık ve 9 Mart tarihleri arasında Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yaşanan şiddetli çatışmaların görünen izleri artık sadece ağır tonajlı kamyonların kasalarında. Yasağın sürdüğü ilçeye polisler dışında tek girip çıkabilen, Karayolları ve Devlet Su İşleri’nin hafriyat kamyonları. O kamyonlardan haber almak pahasına önüne atılmaktan, yolunu kesmekten kaçınmıyor Surlular. Durdurmaya çalışanların niyetlerini artık anlamışlar, çoğu kez durmuyorlar; dursalar bile ketumluklarından ödün vermiyorlar.

Kamyon konvoyu kamyon

Alana kamyonlardan biri giriyor biri çıkıyor.

Sur’daki en hareketli trafiği kamyonlar oluşturuyor. Operasyonların sürdüğü sırada ilçeye mütemadiyen girip çıkan askeri araçların yerini kamyonlar almış. Dağkapı’dan Sur’a giren kamyonlar iş makinelerinin yüklediği taş, toprak ve eşyalardan geriye kalanları şehir dışına taşıyorlar. Sur’dan çıkan kamyonlar Elazığ Yolu’ndan Silvan istikametine döndükten sonra Dicle Üniversitesi’ne sapıyorlar. Hafriyat için belirlenen yere ayrılan yol; toprak ve ağır tonajlı kamyonların tekerlekleri altında ezilmiş.

Hafriyat alanında umut

Sur’dan çıkarılan hafriyatlar Dicle Üniversitesi yakınlarındaki Tanoğlu köyü civarındaki bir alana boşaltılıyor. Kamyonların biri girerken diğeri çıkıyor. Dozerler döküntüleri sahaya sermek için çalışırken sarı yapışkan toz bulutunda insan silüetleri beliriyor. Kamyonlar yüklerini boşaltır boşaltmaz tozun dağılmasını beklemeden molozlara girişenler metaller, tahta parçaları ve plastikleri ayırarak bir köşeye istifliyorlar. Biriken malzemeler sepetli motosikletlerle alandan taşınıyor.

Yalnız bir adam: Zeki amca

Yük getiren kamyoncular ona böyle sesleniyor, kimi ‘Zeki Amca’ kimi de ‘Zeki Usta’ diyor. Amcalığı kemale eren yaşından, ustalığı da mesleğinden geliyor. Sur’da Dabanoğlu Mahallesi’nde yaşayan Zeki Usta’nın eviyle birlikte iki dükkânı artık yok. Dondurma ustası olan ve soyadının yazılmasını istemeyen Zeki Usta, evinden ve işinden geriye kalanlara ulaşabilmek umuduyla alanda kamyonların yollarını gözlüyor.

“Yazın dondurma, kışın tatlı yapıyorum. On tane tatlı, on tane de dondurma arabam vardı. Bir makinem vardı buradan oraya kadar kendime dondurma yapıyordum yazın. Benim unum vardı, benim şekerim vardı, külahların vardı, 15-20 tane tüpüm vardı benim neyim yoktu ki? Ocağım vardı, tatlı ocağım, hepsi gitti, hepsi çöpe gitti. İnsanın malı olmasa canı da olmaz. Kırk sene boşu boşuna çalışıp topladık, hepsi gitti. Toprağa gitti.”

‘Kardeş değil miyiz?’

Yitirdikleri bir yana son dört ayda yaşadıklarına da anlam veremiyor. Yitirilen canlara üzgün ve ona göre 'kardeş kardeşi vuruyor ve herkes birbirinin kanını içiyor.'

“Devlet nedir? Hepimizin devletidir. Türk bayrağı bizim bayrağımızdır, kanımızdır. Bizim dedelerimiz orada (Çanakkale) şehit olmuş. Gâvur değiliz, biz hepimiz kardeşiz. Biz kardeş kardeşi, birbirimizi öldürüyoruz. Polis kimdir? Polis benim kardeşimdir, onun oğludur. Asker kimdir? Rusya’dan mı gelmiş? Biz hepimiz birbirimizi öldürüyoruz, kardeş kardeşi öldürüyor. Ağzımızı birbirimizin kanına koymuşuz emiyoruz. Allah’ımızı biliyoruz, kıblemizi biliyoruz, camimizi biliyoruz. Beraber namaz kılıyoruz değil mi? Beraber kıbleye bakıyoruz. Onlar kıbleye bakarken biz dağa mı bakıyoruz? Hepimiz Müslüman’ız.”

‘Bizi çekme’

Yüklerini boşaltan kamyonları gözleyen hurdacılar alanda bir kameranın olmasından rahatsız. Görüntülenmek istemiyorlar. Yaptıkları işin ‘fırsatçılık’ anlamına geldiğini düşünüyorlar ve yüzlerini gizleyerek molozları eşeliyorlar.

‘Altınlarımı arıyorum’

Gözü molozların arasında olan başka bir kişi daha var. Genç bir kız ve 'yemin verdirerek' yüzünün çekilmesini istemediğini söylüyor. Aldığı söz üzerine de anlatmaya başlıyor.

“Kurşunlu Camii’nin orada evimiz. Ben İstanbul’da üniversite öğrencisiyim. Operasyonlar bittiğinde yasağın da kalkacağını umarak geldim buraya, bizimkilere yardım etmek için. Ama yasak sürüyor. Annemler kiralık eve çıkmışlar. Evi çok acil boşalttığımız için on tane altınımız beş tane de bileziğimizi alamadık. Sur’a giren çıkan kamyonculara soruyorum evimizi tarif ediyorum ama öyle bir ev olmadığını söylüyorlar. Sur’da sağlam evleri bile yıkıyorlarmış. Bir battaniye bulduk bizim evden. Anladık ki gerçekten yıkılmış. Şimdi bakıyoruz belki altınlarımızı bulabiliriz. Bizim her şeyimizdi onlar. Kaymakamlığa gidiyoruz, valiliğe gidiyoruz kimse bir şey demiyor. Evimizi yıktılarsa biz nereye gideceğiz”

‘Döşeğimi buldum’

‘Bu döşeği yasak gelmeden bir hafta önce almıştım’ diyor Fikriye adındaki kadın. Molozların arasında o da diğerleri gibi evlerine ait bir şey bulma umuduyla geziniyor molozların arasında.

“Yasak geldiğinde çıkıp gittik. Kapımızı kilitledik. Bir iki gün sürer döneriz diye beklerken bir iki gün iki üç aya çıktı. Ne ev ne bark kaldı. İşimiz, bütün hayatımız oradaydı. Görenler evimizin tamamen yıkıldığını, kepçenin de kamyona yükleyip gönderdiğini söylüyorlar. Belki bir iki parça kurtarabiliriz diye geldik ama yok. İki, üç günden beri gelip gidiyoruz. Millet burada talan ediyor, işe yarar şey bulduklarında götürüyorlar. Ne yapacağız, nereye gideceğiz? Şaşırdık...”

dosek

Yasak başlamadan bir hafta önce diktiği döşeğini molozların arasında buldu. Alandaki hurdacılar bir kameranın varlığına tahammül gösteremiyorlar. Alanı terk edinceye kadar gözden kayboluyorlar. Ancak Sur’dan gelenler daha uzun süre orada kalacaklar ve evlerinden artakalan molozların arasında geçmişlerine dair bir iz arayacaklar.

Kaynak: Diyarbakır Söz