Görüş Bildir

MANŞETTEN

EMEKLİ GENERAL BAŞBUĞ NEREYE KOŞUYOR?!

Evet sevgili okurlar!

Gerçekten Türkiye olarak, millet olarak, ülke olarak, devlet olarak, “hali vaziyetimize” gülelim mi ağlayalım mı?

Ne yazık ki, ikisini de birden yaşıyoruz.. Ama bize göre; “olup-bitene” karşı, ahkam kesenleri görünce, “kendi kendimize gülmemiz lazım” gerekir diyoruz.…

Neden mi?

Zira rastgele ağzı, dili olan herkes “hadiselere” karşı uzman kesilerek, konuşuyor.

Bilmedikleri halde bilgiçlik taslıyor... Kendilerini dev aynasında görüyorlar... Devletin hep üst seviyelerinde yürümüş akıl veren biri olarak kendilerine “libas” giydiriyorlar...

Maalesef biz de millet olarak bu tür insanların konuşmalarını can kulağıyla dinliyoruz, gerektiği yerde alkışlıyoruz ve üstün tutuyoruz.

Layık olmadığı halde “prim” veriyoruz.? Sonrası mı, halimize gülüyoruz.

Yani ağlarken, gülüyoruz, gülerken ağlıyoruz..

Hele ki, “tarihten” ahkam kesenler var ki, “gel de söylenip” durma...

İşte bu insanlar kendilerini yine dev aynasında görüp, gösterip devlet tarihine bile hüküm veriyorlar..

Öyle ki, Türkiye’nin tarihini, Cumhuriyet’in kuruluş tarihi itibariyle görüyorlar..

Sanki, 1923’ten önce bu topraklarda, yaşayan insan yokmuş, devletler yokmuş, Osmanlı gibi 624 yıllık bir İslam hakimiyeti yokmuş gibi, tavır takınılıyor...

Türkiye’yi 1923'ten sonra görüyor ve algı üretiyorlar...

Ve toplumun huzuruna çıkıp rahatlıkla, bu minvalde ahkam kesiyorlar...

Her şeye veriştirdikçe veriştiriyorlar.

Oysa ki ne tarihten, ne ülke bütünlüğünden, ne coğrafyadan, ne insanlarımızın geçmişe yönelik tarihi kültüründen bihaber vaziyette, rastgele çıkıp konuşuyorlar..

Televizyon ekranlarında futursuzca racon kesiyorlar...

***

İşte İlker Başbuğ...

Atatürkçü Düşünce Topluluğunca konuşmacı olarak tayin ediliyor ve sağa sola veriştirip duruyor.

Kendini hala devletin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin baş ucunda, masada, kasada oturmuş biri olarak, “sözünü” dikte ediyor..

Hükümete, hükümetin siyasetine, Cumhurbaşkanının siyasetine düşüncesine karşı kibarcasına (!) nazikçe sözde eleştiriyor.. Ama aslında derinden derine Cumhurbaşkanına ve siyasetine karşı nefret dilini kullanarak, “aba altında sopa” gösteriyor...

İşte biz de toplum olarak, bu memleketin devletini devlet eden millet olarak, vatanın bütünlüğüne canhiraşane çarpışıp şehit veren bir ümmet olarak bu tür insanları hala dinliyoruz!..

Tarihi ve güzel şeylerden söz ediyormuş gibi algı üretiyor ve bizde millet olarak “suspus”  kesilmiş vaziyette,  gerektiği yerde de alkışlıyoruz.

İşte bu halimize de gerçekten ağlamamız gerekiyor.

Eyvah!.. Millet olarak “neydik, ne olduk, nerdeydik ve nereye gidiyoruz” diye düşünerek derinden derine ağlamamız lazım!...

***

Değerli okurlar…

Diyarbakır Söz Gazetesi olarak ele almak istediğimiz konu, yani asıl meramımıza gelirsek, üç gün önce eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, bir tv kanalına çıkıp "Kanal İstanbul’a, Lozan'a dair" akla ziyan beyanlarda bulunuyor..

Kanal İstanbul’a eleştiri getiriyor..

Cumhurbaşkanının ve hükümetin Kanal İstanbul projesini Trakya’yı ikiye bölme olarak görüyor ve oldukça kibarca (!) nefret dilini kullanarak, "toplumsal şiddete meyil" verircesine, körüklemede bulunuyor..

Siyasetçi olmadığı halde siyasi konuşuyor...

Öte yandan bir de 20 Aralık 2019 günü Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi’nde (BEÜ) Atatürkçü Düşünce Topluluğu’nca düzenlenen ‘Türk dış politikasının dünü, bugünü ve yarını’ konulu söyleşiye konuşmacı olarak katılıyor...

Hem de Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün gölgesine sığınarak istismar yollarını kullanarak rahatça ülkenin dış politikasıyla ilgili "Lozan Barış Antlaşması’nı Türkiye Devleti’nin bir tapusu" olarak gösterip, savunuyor.

Hem de, ballandıra ballandıra anlatıyor...

İçten, kalbi derinliklerinden gelen batıl anlayışı da açığa vurmaktan kaçınmıyor..

Sayın Başbuğ’u emekli bir asker sıfatıyla, hatta eski bir Genelkurmay Başkanlığı gibi şerefli Türk Silahlı Kuvvetlerinin en zirvedeki makamını ihraz etmiş bir insan olarak, Diyarbakır Söz Gazetesi olarak kendisine çağrıda bulunuyoruz...

***

Daha doğrusu, Diyarbakır Söz Gazetesi'nin Başyazarı Mehmet Ali Altındağ, sesleniyor..

Özellikle savunduğu ilkeler ve Lozan anlaşmasıyla ilgili; istediği bir televizyon kanalında, karşılıklı tartışmak üzere “hodri meydan” diyor...

Bu düşündüklerini bilimsel olarak, tarihsel olarak tartışmaya davet ediyor.

Ve diyor ki, kızmadan, sinirlenmeden, darılmaca, gücenmece olmadan, karşısındakini ast rütbeli veyahut bir asker olarak görmeden kendisinin de hala da Genelkurmay Başkanı görevinde olduğunu düşünmeden kamuoyu önünde; olup-biteni tartışalım; "İşte O zaman tüm çıplaklığıyla gerçekler ortaya çıkar" diyor..

Altındağ, tüm Türkiye ve Dünya kamuoyu, “gerçek tarihe ve yaşatılan yanlı tarihe” vakıf olur diye sesleniyor..

Altındağ "buradan mertçe bilimsel  olarak Türkiye Cumhuriyeti hudutları içerisinde yayın yapan bir medya kuruluşunun başyazarı olarak, tekrar tekrar Sayın Başbuğ’u bu husus hakkında açık oturuma davet ediyoruz. İstediği kanalda, buluşmaya varız..

Bakalım kim bu milleti yanıltmaya çalışıyor, kim bu tarihi yanlışları millete yutturmaya çalışıyor; görelim?…"

***

Diyarbakır Söz Gazetesi olarak ta...

Türkiye’nin tarihi ve kültürel gerçeklerini saklayıp, olayları ters yüz edip ülke siyasetine müdahale eden kimlerdir ve niye bu uğurda siyasi aktivitelerin içerisine giriyorlar?

Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar yapılan darbeler ve darbe girişimleri ne için ve kimin nam-ı hesabına,  kime karşı yapılmıştır?

İşte bu sorulara dair kendisinden de cevap istiyoruz…

Ve burada kamuoyu adına soruyoruz:

Sayın Başbuğ!

Malumunuz üzere Tapu olarak bilinen resmi belge, iki kişi arasında gerçekleşen bir satın alma işleminden meydana geliyor…

Yani önce tapusu başkasına ait olup, sonradan ona müşteri olarak çıkan birisine o mülkiyetini satmış olduğu belgeye tapu denir.

Peki bu Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan evvel, bu coğrafya, bu vatanın tapusu kime aitti, hangi devlete aitti ki İngilizler bize verdi?.

Yani İngiliz Baş Murahhası Lord Gurzon’un himayesi altına giren bu ülkenin, bu coğrafyanın tapusunu 24 Temmuz 1923’te İsviçre’nin Lozan şehrinde İsmet Paşa’ya Lord Gurzon tarafından neye karşı devredildi.

Sözde Türkiye’ye devredilen bu tapunun adına da Lozan Zaferi hangi akılla, denilebiliniyor?…

Siz, Cumhurbaşkanının “Lozan’ı Zafer olarak değil de hezimet olarak algılamamız gerekir” düşüncesine karşı mı bu konuşmayı yapıyorsunuz?

Ve hala da devletin resmi dili “Lozanı Zafer” olarak kullanıyor.

Bunun cevabını net ve gerçek olarak kamuoyuna resmi bir dille gerçi resmiyetiniz yok, gerçek bir dille anlatmanızı bekliyoruz.

İster yazılı olsun, ister sözlü olsun..

İster de, size Sayın Altındağ'ın “hodri meydan” diyerek davet ettiği herhangi bir televizyon kanalındaki açık oturumda “mülahaza” etmeye çağırıyoruz…

Cevap vermenizi bekliyoruz..

Bir de ayrıyeten Türk Dış Politikasına ideolojik bakılmaması gerektiğini söylüyorsunuz.

Yani bu ideolojiden kastınız nedir?

Bunu kapalı olarak söylemişsiniz.. Eğer Türkiye Cumhuriyeti ülkesiyle, milletiyle Türküyle, Kürdüyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle bir bütün olarak inanan bir toplum olarak algılayıp diş politikada inancı ve İslam dinine bağlılığı geri plana atıp kupkuru seküler bir devlet anlayışıyla dış politikanın yapılmasını istiyorsanız hem yanılıyorsunuz hem de kamuoyunu yanıltmak istiyorsunuz.

Zira dış politikada tüm emperyalist dünya kefereleri Türkiye’yi bir Müslüman ülke olarak biliyor ve İslamiyet’inden endişe ediyor her hâlükârda “islamofobi” diye tehlikeli gösteriyor.

Eğer bizim Dışişleri Bakanımızı, bizim ülkemizi, yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğünü, Müslüman bir ülke olduğunu inkar edercesine arka plana atmayı kast ediyorsanız, yine yanılıyorsunuz ve aynı zamanda yanıltıyorsunuz.

Kamuoyu olarak sizin bu tezlerinizi kimse kabullenmiyor.

Eğer ki, Kemalist bir Atatürkçülük anlayışıyla yola çıkıp millete bunu sunmak istiyorsanız milletten çok geri kalmış durumdasınız...

Milletin inanç ve düşüncesinden çok geri kalmış biri olarak kendi kendinizi ele vermiş oluyorsunuz.

Bir iki sorumuz daha var.

Ona da bir cevap verirseniz mutlu oluruz.

Peki kamuoyu sorar, siz Genelkurmay Başkanlığı gibi şerefli bir makama gelmeden evvel niye İsrail’e gittiniz, Ağlama Duvarı önünde neden ayin yaptınız?

Bitişiğindeki Mescidül Aksa’ya gidip, iki rekat namaz neden kılmadınız?

 Bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Genel Kurmay başkanına bu tutum yakışıyor mu?

Demek anlaşılan budur ki İsrail Ağlama Duvarı’na gidip ayin yapmayan bir Türk Generali Genelkurmay Başkanı olamazmış gibi algılar yaratılıyor.

Bunun ne gereği vardı acaba?

Onu da kamuoyuna anlatır mısınız?

İkincisi, Genelkurmay Başkanlığınız esnasında Türkiye’de cami ve imamlarının büyük bir çoğunlukta olduğunu, buna 20 bin civarında sınır getirmek isteyişinizdeki neden nedir?

Buna dair gerekçeniz nedir?

Yüce İslam dinin sadece cami ve imamdan ibaret olduğu düşünceniz mi var ki böyle, takınıyorsunuz?

En derin saygı ve sevgilerimle…